Mavinin kararmaya başladığı saatlerde düşündüm bunları ama seni değil. İlk karar verdiğim buydu, not defterime aldığım bir küçük not: “Aşk, bir imgedir…” Bu kadar mı? Elbette değil! Öyle olsa, üç nokta olmazdı.
Güneş batmıştı ama hava kararmamıştı. Ben batmıştım ama hala kararmamıştım. Düşündüm ve not ettim: “İmgeleri ilk olarak doğadan alıyoruz. Baktıklarımıza yüklediğimiz anlamlarla anlamlandırmaya çalışıyoruz bazı şeyleri…” Mesela aşkı. Bunu şimdi not ediyor, notlarıma ekliyorum.
Gözümün önüne görüntüler doluşuverdi ama seninkiler değil. “Görüntüydüm ben de bu hayatta, birilerinin beyninde yarattığı bir görüntü.” Öyleydim, bunları düşündüğüm o anda o hastanenin önünden geçen adam bendim, ama insanların aklından geçen kimdi? Peki, şimdi bu tuttuğu notları temize çeken adam kim?
Neden düşünüyorum ki böyle şeyleri? Ben düşünmüyorum, düşündürüyor! Ne mi? Baktığım her şey! “Bir çocuk oyunu gibi aşk! Olmayan şeyleri varmış gibi düşünerek oynanan bir oyun. Farz edelim bu başka bir şeymiş, mesela bu yastıklar bizim evimiz olsun der gibi başlayan bir oyun. İmge mi? Bir şeyi başka bir şeyle ilişkilendirerek düşünmek mi?” Çantamdan defterimi çıkardım ve hastanenin önündeki durakların birinin banklarına oturup yazıverdim bu cümleleri de acele acele…
Elimde çantam, üzerimde işyerinden dönüyor bile olsam giyebileceğim rahat kıyafetler vardı. Hani, şu hep geçtiğim hastanenin önünden geçmiyor olsam, az sonra önünden geçeceğim yeni açılan gösterişli alışveriş merkezinin kapısının içeri tarafında olsam, terk ettiğim şehirde olduğumu bile düşünebilirdim. “Hayal kırıklığı için iki şeye ihtiyaç vardır: Birincisi hayaller, ikincisi kırılganlık…” Bir kez de ben keşfettim bunu ve yolun kenarına park etmiş arabanın üzerine koyduğum not defterime kaydediverdim.
Bugün Cumartesi ve bugünü kutsal kabul eden yalnızca Yahudiler değil, bir de ben, benim gibiler… Her gün yalnız olabilirdim, her gün evde tek başıma olabilirdim ama Cumartesi gecesi değil. Cumartesi evde olmak, mavinin kararmaya başladığı bir gökyüzünün altında bir Cumartesi eve dönmek ve yalnız olmak, ne büyük bir hayal kırıklığıydı benim için. “Tanrı bir hayal kırıklığıdır insanlar için. Her defasında inanıp her defasında aldanıp her defasında yeniden ve daha fazla tapılan koskoca bir hayal kırıklığı… Aşk ne tanrısal bir şey değil mi? Aşk ne kutsal! Demek aşk, bir hayal kırıklığı…” O gösterişli alışveriş merkezinin hemen yanındaki parkta bankların üzerinde otururken yazdım bunları.
Bankların üzerinde oturup Alleben’den gelen ağır, iğrenç kokuyu bile unutup bir sigara yakıp düşündüm, ama seni değil… Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve not defterine hiç yazmayacağım şeyleri yazdım, seni: “Aşkın olabilmesi için senin olmaman gerekiyormuş demek. Anladım! Tanrı ne kadar mükemmelse o kadar yoktur benim için. Aşk için bir insan ne kadar mükemmelse o kadar yoktur benim için. Sığınmak istediğim hiçbir anda tanrıyı özlemedim. Aşkı özlediğim hiçbir anda seni istemedim.”
Kalktım, eve doğru yürüdüm. İnsan evinden başka nereye girerken bu kadar az tedirginlik yaşar ki? Nereye böyle bir huzurla girer ki evinden başka… Cumartesi bile olsa, yalnız bile olsam. Kapıdan girdim ve aklımda ne terk ettiğim şehir, ne terk edilişim, ne de terk eden vardı. Unutmuşum ama onu unutmuşum, aşkı, aşkın olanı değil… “Kendi evinden başka nereye girerse tedirgin olur insan, anla beni!” dedim kapının karşısındaki aynada kendime ve ekledim: “Bir masal gibi dinlemiş olsan da kapının ardındakini, masalların masal olduğunu bilecek yaştasın; ama masallardan, masal olduğunu bile bile keyif alabilecek kadar da küçüksün daha…”
Koltuğun üzerine attım kendimi ve gözlerimi kapattım. “Hadi” dedim hayalimdeki fotoğrafa, “ben kitaplarımı diziyorum buraya. Seninkileri de getir, çevremizi saralım ve farz edelim ki bunlar bizim evimizin duvarlarıymış. Farz edelim ki…”
Oyun işte…
Çok güzel yazmışsın..
YanıtlaSilTek kelimeyle harika..
Eline ve düşlerine sağlık..