13 Mayıs 2009 Çarşamba

Zaman Penceresinde (Öykü - 25/3)

"Hiçbir şey geçmiyor! Geçen sadece zaman..." (Zeki Demirkubuz'un İtiraf filminin son sahnesinden.)

1.       Bölüm: Soğukkanlı Bir Başlangıç 

 2.       Bölüm: Durumdan Vazife Çıkarmak…

3. Bölüm : Kutudan Çıkan…

                Sırtım kalorifer peteklerine dayalı haldeyken, bacaklarımın arasında duran kutuyu dizimin üzerine koydum. Kutunun içindekileri kenarından hafifçe yukarı kaldırarak içinde ne olduğuna kabaca bakmaya çalıştım önce. Dikkatimi çeken, bir cep telefonu kutusunun katlanıp koparılarak küçültüldüğü ve arasına bir şeyler sarılarak koli bandı ile bantlandığıydı. Çıkarmadım içinden, sırasıyla yapmak istedim.

                Kutuda en üstte, birkaç fotoğraf albümü vardı. Hani şu fotoğraf bastırdığınızda fotoğrafçıların verdiği küçük, kırk elli fotoğraf sığabilen albümler vardır ya, onlardandı işte. Çevirdim albümün yapraklarını. Birbiriyle alakasız, farklı dönemlerde çekilmiş, bir kısmında Kenan’ın bile bulunmadığı fotoğraflardı bunlar. Fotoğraflarda tanıdıklarımda vardı, tanımadıklarımda. Üstelik bir kronoloji de gözetilmemiş gibiydi. Bir yanda, Bahar’ın fotoğrafı, hemen ardından tanımadığım, uzun düz saçları olan güzelce bir kadının, sonra kel bir adamın herhangi bir ofiste çekilmiş fotoğrafı…

                Fotoğraf albümünün sayfalarını hızlıca çevirip özel ya da farklı bir şey çıkmayacağını anlayınca, diğerlerini de gözden geçirip kenara, mektubunun yanına koydum ve kutunun içindekileri çıkarmaya devam ettim.

                Kenarda bir pipo vardı ve Kenan’ın ailesi tarafından kutuya öylece bırakılmış olduğunu düşündüğümden pipoyu alıp albümlerin üzerine bıraktım. Bir anahtarlık, bir biblo, rotring marka bir uçlu kurşun kalem vs. dışında başka bir şey olmadığından en alttaki bir kutunun küçültülmesi ile elde edilmiş ve sarılıp sarmalanmış diğer paketi aldım elime.

                Öyle çok bantlanmıştı ki açmak benim için çok zordu. Tırnağımın ucuyla koli bantlarını yırtmaya çalıştım ama sonra tırnağımı kırmaktan korkup vazgeçtim. Kutunun içinden çıkan uçlu kalem geldi aklıma ve onu alıp ucunu batıra çıkara, batırdığım yerleri genişleterek koli bantlarını yırtmaya başladım. Biraz zamanımı aldı ama sonunda başarmış ve paketi açmıştım…

                Bu paket işte Kenan’ın kendi hazırladığı olmalı diye düşündüğümü söylemiş miydim daha önce? Eğer söylemediysem, şimdi söylüyorum ve paketini içini görünce yanılmadığımı fark ettiğimi ekliyorum. Paketin içinde, üç tane orta boy defter ve bir tane de küçük not defteri vardı. Hepsinin de üzerlerinde ilaç firmalarının adı yazılıydı ve spiralliydiler. Şu röprezantların doktorlara hediye ettikleri defterler vardır ya, onlardan işte. Defterlerin altında ise, üç şey daha vardı; birincisi bir bilgisayar ara kablosuydu ve ikincisi küçük taşınabilir belleklerdendi; ama diğerinin ne olduğunu ilk bakışta tam olarak çözemedim. Yani o da elektronik bir şeydi ama hani şu müzik çalarlardan biri mi yoksa başka bir şey mi tam olarak anlayamadım. Ama sağını solunu biraz daha karıştırdığımda ve üzerindeki yazılara göz attığımda bununda oldukça yüksek kapasiteli bir hard disk olduğuna karar verdim.

                Önce, defterlere bakmak daha çok işime geldi işin açıkçası. Buraya oturup şu kutunun içindekileri boşaltmaya başladığımdan beri üzerime bir yorgunluk çökmüştü ve kalkıp bilgisayarı alıp gelmek ve hard disk ve hafıza kartındakilerin neler olduğuna bakmak için üşeniyordum.

                Defterin üzerinde numaralar vardı ve bu yüzden üzerlerinde yazan sırayla almaya karar verdim. Sonra tabi, tüm defterleri incelemeyi bitirdiğimde gerçekten tarih sıraları olduğunu ve o sıra içerisinde yazılmış günlükler olduğunu anlamıştım haliyle.

                Öyle pek düzenli tutulmuş günlükler değildi. Bazen aylarca yazılmamış, bazen iki üç gün ardarda her gün yazılmıştı. Ben hayatım boyunca hiç günlük tutmadım, hatta okuldaki ödevlerim, yüksek lisans ve doktora tezim dışında hemen hiç yazı yazmadım bile diyebilirim. Öte yandan, günlük tutan arkadaşlarımdan hem de daha önce okumuş bulunduğum bazı yazarların günlüklerinden genel olarak günlüklerin böyle olduğunu, düzensiz yazıldıklarını biliyorum. Ya da belki öyle neredeyse hemen her gün düzenli günlük tutanlar vardır da ben bilmiyorumdur. Neyse…

                Devam etmeden şunu söylemeliyim ki bu günlüklerin hepsini kutuyu aldığım o akşam okumadım. O gün günlüklere bir göz atıp bazı ilginç gelen tarihlerde yazılanları ya da hızlıca sayfaları çevirirken gözüme değen tanıdık isimlerin olduğu yerleri okudum sadece. Günlüklerin hepsini okumam üç gün sürdü. O akşam, günlüklere göz attıktan sonra, tüm üşengeçliğime rağmen kalkıp bir önceki gece yatak odasında bıraktığımı hatırladığım bilgisayarımı aldım ve harici bellek ile hard diskin içindekilere baktım…

                İlk baktığım küçük harici bellekti. İçinde bir dosya, o dosyanın içinde de faklı başlıklarda başka dosyalar vardı. Her bir dosyanın içinde bilgisayarda yazılmış yazılar vardı. Yazılardan bir kaçını açıp baktıktan sonra diğerlerinin de benzer şeyler olduğunu düşünüp sadece başlıklarına bakmakla yetindim. Aksi, o an için mümkün değildi zaten. Zira, farklı konularda yazılmış onlarca, belki yüzlerce yazı vardı içlerinde. Ne ararsanız vardı anlayacağınız…

                Hem üzerime çöken yorgunluktan, hem içime çöken adını koyamadığım sıkıntıdan hem de merakımdan harici hard diski bağladım bilgisayara. Buna göz atmak benim için daha kolay oldu. Çünkü içinde müzikler, ama yüzlerce, filmler, kamera çekimleri, dijital ortamda saklanmış fotoğraflar vardı. Hepsi de o kadar düzenli, o kadar iyi kategorize edilmişti ki…

                Bilgisayarı kucağımdan indirip önüme bırakırken ekranın köşesindeki saate baktım; on ikiye geliyordu. Kaç saattir bakıyorum demek diye düşündüm. Üzerime çöken yorgunluk da sıkıntı da normalmiş demek dedim kendi kendime.

                Hiçbir şeyi toparlayacak halim yoktu. Serdar da şehir dışında olduğundan, böylece kalmasında sakınca yoktu hiçbir şeyin. Bilgisayarı kapattım sadece ve onu da kutudan çıkan diğer şeyler gibi olduğu yere bırakıp duşa girdim ve doğru yatak odasına gidip üzerime hiçbir şey giymeden, bornozu çıkarıp çırılçıplak bıraktım kendimi yatağın içine.

***

                Sonraki günlerde, önce günlükleri bitirdim. Ardından harici bellekteki yazıları okuyup hard diskteki fotoğraflara, müziklere, videolara daha detaylı baktım.

                Her gün biraz daha büyüyen bir sıkıntı besliyordum içimde. Evet, gerçekten besliyorum. Hiç anne olmadım ve olmayı da düşünmedim. Otuz yedi yaşındayım ve bu yaştan sonra da olmak isteyeceğimi zannetmiyorum. Bu konuda Serdar’da ben de çok netiz. Ama yine de içimdeki sıkıntıyı böyle anlatabilirim. İçimde bir sıkıntı büyütüyorum, o kutudan ve içindekilerden gebe kalmış gibiyim ve günlerdir, yazılanların içine girdikçe, okuyup da yazılanlar benim içime girdikçe büyüyor sıkıntı.

                Ben, insanın bir kitap okuyup hayatının değişeceğine inanmadım hiçbir zaman. Ne bileyim, eğer öyleyse, yani insan bir kitap okuyup hayatı değişiyorsa bu o insanın tüm hayatını hatta kendisini yadsımasıdır gibi sanki. Bu yüzden, böyle bir iddiam olmayacak, yani bu okuduklarımın benim hayatımı değiştirdiğini falan söylemiyorum, söylemeyeceğim. Üstelik, Kenan ve ben, hayatımız öyle birbirinden kopuk da değil…

                Bunlar özel şeyler ve kendimden bahsetmekten pek hoşlanmıyorum.

                İkilemde kalmaktan da hoşlanmıyorum ama! Ve şimdi böyle bir ikilem içindeyim. Bir yandan, bu kutudan gebe kalıp içimde büyüyen sıkıntıyı, daha fazla geç olmadan aldıracağım ve bu kutuyu olduğu gibi bantlayıp ya bir yere kaldıracağım ya da ailesine yollayacağım diye düşünüyorum. Diğer yandan…

                Bu işte, çok zor! Yani, bunları, bütün bu elimdeki yazıları, günlükleri, not defterine alınmış notları toparlayıp, doğum yapmaya karar verip onlardan bir şey çıkarıp birilerine sunmak…

Hayatımın yarısını hep birileri için, bir şeyler için yaşadım ve geriye kalan yarısını da başka biri ya da bir şey için yaşamak istemediğimden çocuk yapmak istemedim. Doğru mu yanlış mı ya da birilerinin söylediği gibi artık çocuk yapma şansım kalmadığında pişman olur muyum bilmiyorum. Bunu, kendimde bahsetmekten hoşlanmadığımı da söylemişken neden mi anlatıyorum? Çünkü şu anda içimde bulunduğum durumu böyle anlatabileceğimi umuyorum.

Şimdi, Kenan’ı yazıp yazmamaya karar vermeden önce, kendime dair bir soru sormam gerekiyor… Yazarsam kimi yazacağım?

                                                              

                                                                                                                                             SON…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder