Günün geceye dönümünü ne kadar sevmiyorsam, tanın ağarışını, o alacakaranlığı da o kadar seviyorum. Uykusuz gecelerin uykusuz sabahlarını da, beynimin kıvrımlarının, o kıvrımları mesken tutmuş hücrelerimin damarlarımda dolaşan alkolle uzlaşısını da…
Bir gecenin sabahındayım. Aylardır olmadığı kadar güzel, aylardır olmadığı kadar uzun, aylardır olmadığı kadar boşluksuz bir gecenin sabahındayım. Gündönümündeyim ve alacakaranlığım. Hayır, böyle değil. Doğrusu şu, alacayım ama karanlık değilim. Alacayım ve zihnim renkler için bir savaş meydanı. Ama öyle siyaha karşı beyazın savaşı değil. Her rengin kendi içinde, kendi tonlarına karşı savaşı diyebilirim. Siyahın bile…
Saat beşe geliyor ve ben gün dönümüne uyanmışım ve güne değil, gün dönümüne hazırlanıyorum. Ne günün bir kıymeti var o anda ne de gecenin. Ben dönümü, dönüşümü selamlıyorum.
Uyandım ve ilk iş giyiniyorum. Ardından ortalığı topluyorum, davetsiz misafirlere her an hazır olmak ister gibiyim. Gece boyu umutsuz bekleyişin hayal kırıklığı dolu yorgunluğuyla yalnız ve bomboş uyuyakalmış yatağı topluyorum önce. Sonra masayı, masadaki şarap şişesini, bardakları, ağzına kadar dolmuş küllüğü, yerleri, yerlere saçılmış elbiseleri, terlikleri, peçete parçasını… Havluları da katladığımda işimi bitirmiş gibiyim.
Masanın yanına bir sandalye çekip oturuyorum. Gitmekle gitmemek arasında bir yerdeyim. Belki biraz daha beklemeliyim, gün ilk ışıklarını döktüğünde dökülmeliyim yollara. Bir kitap çıkarıyorum çantamdan ve masanın üstüne bırakıyorum; eğer becerebilirsem onu okuyacağım. Dönerli sandalyede kararsız dönüyorum ve sanki birazdan dönüp başka bir boyuta geçeceğim bir çizgi film sahnesindeyim.
Kalkıyorum bir anda ve çantamı bile almadan, kitabım masanın üzerinde olduğu halde çıkıyorum kapıdan.
Kendimi, kampusun arkasından askerlik şubesinin önüne kadar uzanan o yokuş yolda buluyorum. “Elli bin, elli bin lira, elli bin liracık” diye sayıklıyorum yeniden. Tıpkı o günkü gibiyim, başım öne eğik aranır vaziyette ve ağır ağır yürüyorum. Cebimi yokluyorum ve elim sigaraya dokunduğunda, serçe parmağımın çakmağa değişiyle artan bir mutluluk hissediyorum.
Çıkarıp bir tane yakıyorum. İlk nefesin dumanını gökyüzünün alacasına savurarak yürüyorum ve ardından eğiyorum başımı, başım eğik tıpkı o günkü gibiyim. Bir paket Samsun bir milyon dört yüz bin lira ve benim sadece bir milyon üç yüz elli bin liram var. O kadar ve bir elli bin liram daha olsa, bir paket sigara alabileceğim. Umutsuz yürüyorum ve başım eğik yerde bulacağımı umduğum elli bin lirayı arıyorum. Yok… Lanet olası o elli bin lirayı bulamıyorum ve askerlik şubesinin önüne vardığımda artık “elli bin, elli bin” diye sayıklamayı bırakıyorum. Tüm umutlarım tükendi ve birazdan gideceğim eve varacağım ve sigaram olmayacak ama başımı hala kaldıramıyorum yerden.
Şimdi sigaram var ve dumanını savurarak dolaştığım sokaklarda, yine başım önde ve yine sayıklıyorum. Bu defa, o gün bulamadığım elli bini söylemiyor dilim. “Hayallerim” diyorum, “hayallerim, düşlerim, umutlarım, gözlerim, geleceğe bakan gözlerim, bakışlarım…” Artarda sıralanıyor dilimde kaybettiklerim. Başım öne eğik, sayıklıyor, yürüyor ve arıyorum.
O gün gittiğim eve varmadan, askerlik şubesini geçince ilk sokaktan aşağı doğru iniyorum. Tek tük insanlara rastlıyorum. Ne onlar bana bakıyor ne ben onları uzun boylu inceliyorum. Sokağın başına varıp ana caddeye çıktığımda insanların arasında tanıdıklarımda var artık. Gözlerine bakıyorum ve sayıklıyorum. Gözlerine bakıyorum ve tanımalarını bekliyorum beni. Gözlerine bakıyorum ve hiç kimsenin gözlerine sığmayacak hayallerimin kırıntılarını arıyorum. Toplayıp bir yapboz gibi birleştireceğim onları. Gözlerine bakıyorum ve çekip alıyorum.
Sonra bir eve giriyorum. Tanıdık bildik bir ev ve sonra bir başkası, bir başka tanıdık ve bildik ev… Kapılar kilitli ama ben bir biriktirme hastasıyım. Cebimden bir dolu anahtar çıkarıp hiç zorlanmadan uygun anahtarı bulup açıyorum kapıları. Giriyorum ve hiç beklemeksizin, hiç tereddütsüz evlerin yatak odalarına atıyorum kendimi. Çırılçıplak uzanmış kadın bedenlerini seyrediyorum. Tenlerine sinmiş izler arıyorum ve sayıklıyorum. Tenlerine sinmiş izler, hayallerim, düşlerim, umutlarım, gözlerim, geleceğe bakan gözlerim, bakışlarım… Dokunuyorum ve çok az şey hissediyorum. Elimi gezdiriyorum tenlerinde, ayaklarında, bacaklarında, kalçalarında, göğüslerinde, omuzlarında, boyunlarında, yüzlerinde, saçlarında… Her yerinden, tenlerinin her yerinden topluyorum izleri ve çıkıyorum.
Yeniden evde, o evde, dönerli koltukta oturup ayaklarımı uzatıp odanın buzlu camdan bölmesini seyrederken çok yorgun hissediyorum kendimi ve bir o kadar ağır. Gözlerimde kin var, hınçla bakıyor gözlerim, öfkeden deliriyorum.
Gece gülüşlerinde gülüşler yeşerttiğim kadın açıyor odanın kapısını ve ben o girdiği anda fark ediyorum havanın aydınlandığını. Kin dolu bakışlarımı ona çeviriyorum, o anlamıyor. O sadece kendine yoruyor ve anlamaya değil, kendince kendini aklamaya çalışıyor. Bilmiyor, ona karşı değil gözlerimdeki hınç, dilimdeki kahır. Bilmiyor ellerinden tutup şehirde kalanları, hayallerimi, düşlerimi, umutlarımı, gözlerimi, geleceğe bakan gözlerimi, bakışlarımı… ellerine, gözlerine ve tenine emanet etmek istediğimi.
Bilmiyor ve hala da bilmiyor. Bir önemi yok çünkü ben onların kimseye emanet edilemeyecek kadar değerli, kimsenin taşıyamayacağı kadar ağır, parçalanamayacak kadar sert olduğunu biliyorum artık.
Ceplerimi doldurdum yeniden ve artık sadece savurganlığım için kızıyorum kendime. Ceplerimi doldurdum ve terk ettiğim şehri ikinci kez, ardımda kalanları da yüklenip terk ettim…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder