15 Şubat 2009 Pazar

Pencere Dünyasında. (Öykü - 22/1)

Bu bir çocuk öyküsü yazma denemesidir... Öykü için...

 1.     Bölüm: Portakal Balık

 

Çok eskidendi, ben yaklaşık üç yaşındaydım. Çok eskidendi ama zaman bu zamandı. Sokaklar aynı sokaklar, evler aynı evler… Hatta, sokakta duran arabalar bile tıpkı bugünküler gibiydi. Yoldan geçen arabaların ışıkları aynı şimdi olduğu gibi davetsiz gölgeler getirirdi odalara. Ve ben henüz üç yaşındayken, pencere dünyasını ve pencere dünyasının kapıları olan perdelerden süzülen ışıkların getirdiği gölgeleri yakalamayı öğrenmiştim.

Kendi başıma değil elbette. Kendi başına insan bazı şeyleri öğrenemez. Bazı şeyleri öğrenmek için öğreten ya da öğretmen değil, elinden tutan biri gerek. Dayım benim, canım, sadece elimden tutmaz, kucağına da alırdı. Ayaklarım onun ayakları, ellerim onun elleri, bakışım onun bakışı olurdu.

Sanırım her şeyi sırayla ve bazı ayrıntıları atlamadan anlatmalıyım. Ama bu demek değil ki her şeyi benim size anlattığım haliyle hayalinizde canlandırmanızı istiyorum. Hayır, benim dediklerimi önemsiyorsanız benim bunu söylemediğimi ifade etmeme izin verin. Hatta diyebilirim ki tam tersini yapın. Ben nasıl anlatırsam anlatayım, siz, anlattıklarımı kendi zihninizde yeniden yaratın. Emin olun böylesi daha iyi.

Her neyse, siz nasıl yaparsanız yapın ben anlatmaya başlıyorum:

Anneannem temizlik konusunda çok titiz bir kadındı. Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü anlatacaklarım anneannemin evinde yaşanırdı. Anneannemin evinde ve en çok da onun evinin salonunda. Normal zamanda, misafir gelmeyecekse eğer, evinin salonunun kapısı hep kilitli olurmuş anneannemin. Dayım çok kızarmış buna ama bir şey de diyemezmiş.

 “Miş” eki kullanarak, bilmediğim, başkasından duyduğum bir zamandan bahsettiğim dikkatinizi çekmiştir. Evet öyle, yani bilmediğim bir zamandan, başkasının anlattığı bir olaydan bahsediyorum. Bu yüzden de “miş”li geçmiş zaman ekini kullanıyorum. Çünkü, dayım öyle olduğunu söylerdi. Ama biz, annem ve ben, evlerine gittiğimizde hep açık olurdu salonun kapısı ve ben istediğim gibi girer çıkardım oraya. O kadar titiz olmasına rağmen, anneannem evi dağıtmama hiç ses çıkarmazdı. 

İşten yorgun argın dönen dayım, benimle saatlerce oynardı ve yorgunluğunu hiç belli etmezdi. Belki sadece, oturma odasındaki gürültüden rahatsız olurdu. İş yerinde o kadar yorulduktan sonra, özellikle de televizyonun gürültüsüne hiç tahammül edemezdi. O zamanlar ne demek istediğini anlamazdım ama televizyon açıksa hep, “kapatın şu aptal kutusunu allah aşkına” derdi anneanneme.

Şimdi fark ediyorum da bizim salona gitmemiz hep anneannemin televizyonu kapatmayı reddettiği zamanlarda olurdu. Demek televizyondan ve gürültüsünden kaçmak için de gidiyorduk salona. Ve söylemiştim sadece biz oradayken bu kadar rahat girilip çıkılabiliyordu oraya.

Dayım ellerimden tutar, evin salonuna götürürdü önce. Işıkları açmazdı ilkin ve benim “yokhh” demem üzerine, “şimdi geliyor” derdi. Hemen gelirse, anlatacağı öyküyü ışık belirlerdi. Işık gecikirse, öyküyü kimi zaman televizyon dolabının üzerindeki biblolardan yaratırdı, kimi zaman duvardaki antika saatten. Bazen de ortadaki sehpanın üzerinde duran balık şeklindeki mum bir öykünün konusu oluverirdi ve yeri gelmişken söyleyeyim ben en çok o balığın olduğu öyküleri severdim.  Bir başka gün, salonun köşesindeki balkon kapısının önünde duran çiçekler canlanıvermişti onun öykülerinde. Ya duvarda asılı, köylü kadınlarının olduğu tablo? Kahramanları o köylü kadınlar olan kaç öykü anlatmıştır.

Uzun sözün kısası, salondaki her eşya, canlı ve cansız her nesne bir öykü, bir diğer deyişle bir başka dünyaydı. Değişmeyen şey, evet tahmin ettiğiniz gibi, pencereden süzülen ışık ve o ışıkla gelen kahramanlardı. Hal böyle olunca öykülerin uzunluğu kısalığını, hatta bazen öykünün konusunu belirleyen içeri süzülen ışıktı.

Bunu nasıl anlatabilirim size? Sanırım bir örnek vermek en güzeli olur.

Örnek vereceğim gün şanslı günlerimizden biriydi. Odaya girdikten kısa bir süre sonra, sert ama uzaktan gelen bir korna sesi duyuldu önce. Birazdan, pencere dünyasıyla, onun kapısı olan perdenin arasından süzülen cılız ışık göründü. Köşedeki yoldan geldiği belliydi. Pencerenin hemen önündeki koltuğa çarpıp duvara yansıyordu.

“Bak” dedi dayım duvarı göstererek. Ardından, “geldi, hadi izleyelim” diye ekledi. İzliyorduk ve dayım anlatıyordu:

“Dalgaları görüyor musun?”

Başımı sallıyorum evet dercesine ama konuşmuyorum. Konuşmuyorum çünkü, hem ışık birazdan kaybolacağı için zamanımız kısıtlı hem de o ortamı bozmak istemiyorum.

 Dayım devam ediyor:

“Rüzgârsız bir gün olmalı. Evet, kesinlikle öyle olmalı. Aksi halde, şu dalgalar daha hırçın olurdu. Aksi halde, biz denizin üzerinden suyun dibinde yüzen şu balığı göremezdik.”

Sehpanın üzerindeki mumdan balığı gösteriyor dayım ve devam ediyor:

“Dalgaları yaratan rüzgârlardır ve rüzgar varsa eğer dalgalar yaratanlarına ibadet edercesine dans ederler. Sevgilisine kavuşmuş bir aşık gibi içlerine sığmaz taşarlar. Seni otogardan almaya geldiğimde sizi görür görmez nasıl sevinçli olduğumu, nasıl heyecanla sizin yanınıza geldiğimi hatırla, işte öyledir rüzgârlarla kavuşan dalgalar. Ve bugün rüzgâr yok havada. Ve bugün sessiz ve sakin bekliyor rüzgârları sular.”

“Neyse, dalgalar yok işte ve sonuçta biz balığı görebiliyoruz. Neyi var balığın acaba?”

Kendimi tutamayıp, “neden? “ diye sordum ve sonra, sanki yanlış bir şey yapmış gibi mahcup sustum.

“Soralım bakalım!” dedi dayım ve sordu: “Neyin var portakal balık? Mum gibisin, mum gibi eriyip suyun içine karışan gözyaşların nedendir?”

O anda odanın içine yeniden ışıklar, ışıklardan şekiller doluşmaya başladı.

“Bakın” dedi Portakal Balık, duvardaki yeni şekilleri gösteriyordu, “şu dağları görüyor musunuz? Şu dağların dibinden doğan taşkın ırmağı fark edebildiniz mi? Ben oradan gelmişim, gelirken çok yerlerden geçmişim, geçerken çok yerler görmüşüm, yolda çok şeyler yaşamışım…”  

“Eee, ne var bunda? Ne güzel işte, ne güzel yerler görmüş, çok güzel zamanlar yaşamışsın!” diye sorduk. Söylemiştim, ellerim dayımın elleri, gözlerim dayım gözleriydi ve elbette dilim onun dili, kulağım onun kulağı…

“Hatırlamıyorum” dedi Portakal Balık ve daha şiddetli ağlamaya başladı. Portakal rengi damlacıklar yükseliyordu suyun yüzeyine doğru. “Hatırlamıyorum ve hatırlamıyorsam eğer, ne anlamı var bunca yaşanmışlığın? Hatırlamıyorum ve biliyorum, sonrasını da hatırlamayacağım.”

Susuyorduk, söyleyecek söz bulamıyorduk. Susuyorduk ve oda karanlıktı. Karanlıktı ve imdadımıza yetişecek tek bir ışık süzülmüyordu içeri. Işık yoktu ve sessizliğimiz sürünce, hıçkırıkları arasında konuşmaya devam etti Portakal Balık:

“Hatırlamıyorum! Hatırlamayacağım ve yaşadığım onca şeyin bir değeri yok. Hatırlamıyorum ve daha kötüsü, biliyorum ki yeniden doğsam, yeniden hayat bulsam o dağın yamacındaki kaynaktan doğan nehirde, yine aynı yolları geçip yine hiç birini hatırlamayacağım.”

“Nereden biliyorsun?” Bu defa konuşan bendim ve devam ettim; “madem hiçbir şey hatırlamıyorsun, öyle olduğunu ve öyle olacağını nasıl bilebilirsin?”

Can alıcı yeri bulduğumu ve bu sözlerimin onun acısını ve gözyaşlarını bir süreliğine de olsa dindireceğini düşünüyordum. Ama öyle olmadı, olamadı. Çünkü tam o anda, koridorun ışığı yandı ve salonun yarısı ahşap yarısı cam olan kapısından içeri süzülen ışıkla beliren Bilge Kaplumbağa göründü.

Dökme demirden bir küllük gibi ağırdı duruşu ve “ben söyledim” dedi Bilge Kaplumbağa, “ben anlattım ona tüm öyküsünü…”  

1.      Bölümün Sonu...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder