18 Şubat 2009 Çarşamba

Pencere Dünyasında. (Öykü - 22/2)

2.     Bölüm: Kaktüs…

 

“Sus!” diye bir ses geldi salonun köşesinden.

Döndük ve baktık. Baktık ve gördük. Ama sadece biz değildik bakan. Biz değildik sadece, başını çevirip salonun köşesine doğru gözlerini diken. Bilge Kaplumbağa’da çevirdi başını salonun köşesine doğru. Ama hareketleri bizimki gibi şaşkın ve aceleci değildi, öyle olmamalıydı. Çünkü bu kelime, bu emir bize değil, onaydı. Belki de bunu bildiği için, üzerine alınmak istemediğinden ağırdı davranışları. Birinin ona “sus” demesinin kimsenin haddi olmadığını, kimseden emir almayacağını düşünüyordu.

“Sus!” diye bir ses geldi yeniden salonun köşesinden. “Sus!” diyordu usulca, küçük saksısının içinde, büyük gölgeler yaratan Kaktüs.

Artık hepimizin yüzü ona dönüktü; benim, dayımın, Portakal Balık’ın ve diğerlerinin… Ağır ağır da olsa nihayet Bilge Kaplumbağa da dönmüştü yüzünü Kaktüs’e ama hala bu söz kendisine değilmiş gibi davranıyordu.

“Sus! Sana söylüyorum Bilge Kaplumbağa, sus! Konuşursun, anlatırsın, bilirsin, söylersin. Ama bilmediklerinde var, bilmeyip söyleyemediklerin…”

Ağır davranmaya çalışıyordu Bilge Kaplumbağa. Belki pişmandı baştan böyle davrandığına. Pişmandı, celallenip daha ilk anda, o sözleri Kaktüs’ün ağzına tıkmadığına. Ama pişman da olsa, artık iş işten geçmiş ve bir kere böyle davranmıştı. Bir kere ağır davranınca, ilk başta sözü üzerine almayınca, devamında da böyle ağırdan davranmak zorunda kalmıştı.

Sinirlendiğini belli etmeden, belki ses tonunu da ayarlayarak konuşmaya başladı Kaplumbağa:

“İnsan bilmediğini nasıl söyler? Hem bilmek bizim değil tanrının kudretidir…”

“Sus!” diye yineledi Kaktüs ve sanki duymamış gibiydi ötekinin söylediklerini.

“Neden susayım?” dedi Bilge Kaplumbağa ve sesi artık sinirli olduğunu belli ediyordu. “Birilerinin insanlara bir şeyleri öğretmesi gerek. Birilerinin, benim gibi bilge olanların, insanlara bildiklerini söylemesi gerek. Söylemezse eğer, susarsa, bilgelik kime ne gerek?”

“Peki!” dedi Kaktüs, “Bilgelik ne demek?”

“Bilgelik, insanların aklını aydınlatmak, bilmediklerini öğretmek, görmediklerini göstermek…” dedi Bilge Kaplumbağa.

“Ne öğrettin Portakal Balık’a? Neler anlattın bilgeliğinle onu söyle?” dedi Kaktüs ve sakindi Bilge Kaplumbağa’nın aksine…

Bilge Kaplumbağa’da rahatladı. En azından öyle görünüyordu; rahat! Ve sanki kendine duyduğu güven yeniden gelmiş gibiydi, öyle konuşuyordu: “Ona geçmişini anlattım. Nereden geldiğini, nerede olduğunu ve nereye gittiğini… Anlayacağın kendisini anlattım, bilmesi gerekenleri. Nereden geldiğini bilirse insan, nerede durduğunu öğrenirse, nereye gideceğini de bilir. Benim ona sunmuş olduğum bilgi, benim bilgeliğim onun aklını aydınlattı.”

“Peki, bu bilgelik denilen şey, ağlatır mı insanı?” dedi Kaktüs.

Ukalaca gelecek bu sözleri söylerken, sanki bu soruyu ben sormuş gibiydim. Öyle bir ses tonuyla sormuştu ki sanki üç dört yaşında bir çocuktu. Öyle bir saflık vardı sesinde? Duvardaki gölgesi gibi küçülmüş, bir çocuk olmuş ve sormuştu, öyle gibiydi…

Sessizlik vardı ve sanırım Bilge Kaplumbağa, bu soruya verecek cevap bulamamıştı. Hepimiz gibi, o da Portakal Balık’a bakıyordu. Portakal Balık ise sanki deminden beri konuşulanların kendisiyle hiçbir alakası yokmuş gibi duruyordu. Yüzünde şaşkınlık, merak, korku gibi bir ifade yoktu. Sadece hala üzgündü ve hala ağlıyordu, portakal rengi damlacıklarıyla…

Sessizlik sürdü, koridorun ışığı söndü ve Bilge Kaplumbağa, sahneyi yavaşça terk eden bir oyuncu gibi, biz Portakal Balık’ı seyrederken çekiliverdi usulca.

“Bana bak!” dedi Kaktüs, Portakal Balık’a bakıyordu. Tekrar etti, “bana bak!”

Portakal Balık susuyordu, biz susuyorduk ve dayımın duruşu, bakışı çok önemli bir şey oluyormuş ya da çok önemli bir şey olacakmış gibi ciddiydi. Sanki Kaktüs bana bak derken, ona seslenmişti. Sanki dayım, bütün görevlerini layıkıyla yerine getirmiş ama yine de müdüründen azar yiyeceğini bilen bir personel gibiydi.

“Bana bak!” dedi Kaktüs bir kez daha ve konuşmaya devam etti:

“Bana bak ağlayan Balık, bana bak Portakal Balık, bilmiyorsun. Nice yollar gelmişsin, geldiğin yolları bilmiyorsun. Nice güzel yerler görmüşsün bilmiyorsun. Nice acılar çekmişsin bilmiyorsun. Çok defa yolunu, izini kaybetmişsin bilmiyorsun.”

Daha bir arttı portakal rengi gözyaşları Portakal Balık’ın. “Evet, evet tam da bu” der gibiydi. “Evet işte, buna ağlıyorum: Bilmiyorum, hatırlamıyorum” mı demek istiyordu acaba gözyaşları?

Kaktüs devam etti konuşmasına:

“Hatırlamıyorsun, evet, bilmiyorsun evet. Ama hepsinden öte, yaşadın bunları, yaşıyorsun ve yaşayacaksın.”

Sustu bir süre, sanki kederlenmiş gibiydi. Yaşlı birinin, kendinden genç birine nasihat verirken geçmişe dalışı gibiydi susuşu. Kendi yaşayamadıklarına, pişmanlıklarına, anılarına dalışı gibiydi.

“Bana bak” dedi bir kez daha. “Toprağıma bak, saksıma ve bir kez daha bana… Hatırlıyorum evet, içimde neler taşıyorum evet, yaşıyorum evet ama önüme sunulanı, önümden geçeni… Ben sularda oradan oraya gitmiyorum, bir tek ayağıma gelen suyu biliyorum.”

Sonra, birden içeriden bir ses geldi; annemdi. Yemek hazırmış, onu haber veriyordu. Dayım canlandı birden; “sonra” dedi ve sustu bir süre. Sonra, “daha perdelerden geçip pencere dünyasına gidecektik ama onu da sonra yaparız artık” diye ekledi.

Kucağındaydım ve bir kolunda ben olduğum halde ayağı kalktı. Sonra usulca eğildi ve boş olan eliyle sehpanın üzerinde yanmakta olan mumu alevini iki parmağının arasına alıp söndürdü… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder