Benim alkolle ilişkim pek bir karışık. Bir kadeh içip anında uyuyabilir ama ikinci ve hatta üçüncüsünden sonra saatlerce uykusuz kalabilirim. Öğrencilik yıllarında ders çalışmak için sabahlamak ihtiyacı hasıl olduğunda uyguladığımız bira kahve karışımından bahsetmiyorum bile. Bunun bilinen hali, kahve kola karışımı denilen zehir zıkkım şeydir ama benim kastettiğim öyle değil, daha basiti.
Konum bu değil ama buraya gelmişken kısaca yazıp geçeyim. Güya bahsetmeyecektim değil mi? Neyse!
Bir adet, tercihen yüksek alkollü birayı mümkünse beş dakika gibi kısa bir sürede kafaya dikip, şişenin dibini görüp, güzel, şekersiz ve koyu bir kahveyi üstüne içip mümkünse bir yirmi dakika uyuyup değilse etkisini göstermesini beklemek için oyalanmak suretiyle sabredip sabaha kadar uykusuz ve dinç bir kafayla ders çalışıyordum. Tabi bunun bünyeyle ya da benim alkolle olan garip ilişkimle alakalı olup olmadığını bilemem. Bildiğim ve söylediğim ben de işe yaradığıydı…
Nereden nereye geldim? Haliyle, hiç alışkın olmadığım bir şekilde, bugün sabahın bu saatlerinde içmeye başlamış olduğum bilinseydi anlayışla karşılanabilirdi belki bu halim ama zaten değil mi ya ben bu cümleyi yazarak sabahın bu saatinde içmeye başladığımı söyleyip beni anlayışla karşılamanızı rica etmiş oluyorum.
Geçenlerde, yıllarımı geçirdiğim o şehre gidip aylardan sonra o şehirde bir gece geçirdiğimde de içmiştim, hem de çok… Geçmiş yıllardaki rekorlarımı bırakın ekarte etmeyi egale bile edememiş olduğum bir gerçek olsa da uzun zamandır olmadığı kadar “çok” olduğu ve bu yüzden “çok” denmeyi hak ettiği de bir başka gerçek. Önce üç dört tane bira ardından gecenin üçüne kadar yüksek alkollü bir vişne şarabı…
Allahtan şarabı içerken yalnız değildim. Yok, içemezdim diye değil de başlamışken çok içerdim diye söyleme ihtiyacı hissediyorum bunu. Tabi bir de şarap içtiğinde yüzündeki ışıltının ve gülücüklerin derinleştirdiği güzelliğini seyre doyum olmayacak ve konuşurken ellerinin, gözlerinin ve vücudunun herhangi bir yerinin hareketleriyle bile insanın başını döndürüp sarhoş edebilecek bir kadın ile içiyor olduğumu da söylemek istemiş olabilirim yalnız değildim derken.
Oh be! Söyledim… Aslında kadınlar, aşık olduğum kadınlar söz konusu olduğunda içime patlayıp dışımda sükut eylediğimden böyle kıvran kıvran kıvranıyorum. Yoksa, hele söz konusu olan O’ysa ve onun elmas güzelliğiyse, sırf yüzündeki gülücükleri ya da ne bileyim nefesinden yayılan koku için bile sayfalar doldurabilirim. Ha siz okur musunuz bilemem ama ben yazmaya başlasam o kadar çok şey yazarım ki o kadına dair, ben bile dönüp bir daha okuyamam onu biliyorum.
Bildiğimi söylediğim şeyi yazarken fark ediyorum ki bu içime patlamalar ve kontrol edilemez dışa yansımaları sanırım birlikte olduğum kadınlar için parça tesiri yapıyor. Ben içime patlıyorum ve dışıma şarapnel parçaları dağılıyor. Ben içime patlıyorum ve kendime hâkim olamıyorum. Dağılıyorum ve bir yerlere can acıtıcı parçalar olarak saplanıyorum. Ne derseniz deyin bunu anlamak için. Bir şey bulamazsanız, “sevgisiyle boğmak” deyin, “aşkın insanın başını döndürmesi” deyin, “kaçan kovalanır” deyin, “aşkın gözü kördür” deyin, “gözün kör olsun emi” deyin… Deyin işte, ne derseniz deyin…
Uyuduğumda saat üçü geçiyordu, uyandığımda beşi bile geçmiyordu. Bir saat mi? Biraz fazla ya da az ama o kadar işte, çok daha fazlası değil. Yerde yatıyordum ve yalnızdım. Sokak lambasından yayılıp perdeden süzülen ve odayı dolduran ışık gözlerimin alışmasını kolaylaştırıyordu. Nerede olduğumu anlamam ve kendime gelmem uzun sürmedi bu yüzden. Yanımda kimse yoktu ve oda boştu. Eşyalar vardı ama insan ya da insanlar yoktu, tıpkı içim gibi. Yalnız ve boş bırakılmış bir o oda gibi hissettim kendimi. İçinde canlı tek bir şey olmayan bir adam… O anda bu bendim…
Bunu söylemek istiyordum işte. İçkiyle ilişkim pek bir gariptir benim. Çok içtiğimde asla uyuyamam. Gecenin geç bir saatinde belki bir belki iki saatliğine sızıp kalır ve ardından uyanırım. Sonra az önce söylediğim şeyi, o boşluğu hisseder ve hiçbir şey olmamış gibi gecenin sabaha bakan yarısı başlayan günüme devam ederim. Üstelik hiç olmayacak kadar dinç ve hiç olmayacak kadar verimlidir günüm. Hani alkolik olayım desem, J. London yanımda halt eder diye de ekleyeyim.
Eş dost ile içilen kaç geceden sonra, diğerleri saatlerce uyanmadığından böyle sabahın kör bir saatinde uyanıp kaç kitap devirmişimdir ben bilirim. Hatta, “hiç unutmam bir defasında” böyle bir gecenin sonunda, beş bira ve iki kadeh tekiladan sonra sosyolojide iki temel yaklaşım olan çatışmacı ve işlevselci paradigmaların karşılaştırmasını içeren, sayfalarca süren bir makale hazırlayıp bu makaleyi hazırlarken arada Marx, Weber ve Durkheim okumaları yapmıştım. Sonuç mu? Elbette beğenildi ve elbette yüksek puan aldı…
Burada biraz ara verip bir kahve yaptım kendime. Sonra şöyle döndüm ve tüm yazdıklarıma yeniden baktım. Fark ettim ki gelmek istediğim yere gelmişim. Fark ettim ki gelmek istediğim yere gelirken bir sarhoş gibi tek bir çizgi üzerinde yürümeyi becerememişim ve oraya buraya savrulmaktan yolu uzatmış ve istiap haddimi fazlasıyla doldurmuşum. Fark ettim ve kendime dedim ki “J.London nire ben nire?”. Fark ettim ki anlatacaklarımın devamını, o gün, o şehirde, gecenin beşinde uyandığımda aklımdan geçenleri ve yaşadıklarımı sonraya, bir sonraki yazıya bırakmalıyım…
Ha bu arada, fark ettiniz mi?!!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder