Dostum, sen misin bana cehennemin kapısından bakan? Eğer sensen, kapıyı çal kırarcasına ve bir şiir oku bana ne olur, J. Milton'dan... Oku ve gönül rahatlığıyla avukatlık yapayım şeytana...
Bir trampet sesi düşünülebilir. Örneğin, bir tiyatronun gerilim sahnesinde çaldığı farz edilebilir. Olmadı, Ravel’in o muhteşem Bolero’sunun girişini hatırlamak da kafi gelecektir. Öyle çalıyordu trampet ve bir otobüsteydi.
Bir karar vermesi gerekmiyordu ve zaten insan her zaman bir karar vererek hareket etmiyordu. Hasılı, otobüsten inmesi bir karar değildi, indi. Ardından yer altı trenine binmesi tesadüf değil zorunluluktu, bindi.
Trenin penceresinden ışıkların akışını seyrediyor ve ışıklardan görüntüler yakalıyordu. Işıklardan görüntüler her bir durakta anılardan örüntülere dönüşüyordu. Nefes alışı hızlanmıştı ve içine çektiği hava bir rüzgârdı. Sanki anılar, örüntüler ve görüntüler her solukta rüzgara kapılmış kum tanecikleri gibi uçuşuyordu zihnine…
Üçüncü duraktaydı ve sanki o günkü gibi karşısındaydı, sarı, uzun saçlı, masumiyet abidesi mavi gözleriyle, kendi boylarındaki yakışıklı çocuk… O gün ona garip gelmişti bir hemcinsinin ona böyle beğeni dolu bakışlar atması ama hoşuna da gitmişti. Aklına her gelişinde yine de ona öyle bakacak bir kadın için yapamayacağı hiçbir şey olmadığını söylerdi. Şimdi, yine karşısındaydı sanki çocuk, karşısında, karşısındaki koltukta. Gözleri gözlerindeydi yine ama bir fark vardı bu kez; elleri ellerindeydi çocuğun ve evet, hemcinsiydi, normalde tiksinti ile karşılayacağı bu dokunuşlar onu hiç rahatsız etmiyordu ve çocuğun avuçlarının içine dokunan parmaklarına kendisi de eşlik ediyordu…
Trampetler çalıyordu. “Gün, gücenecek. Gece, gülecek. Gün, gece bana gelecek” diyen bir ses yankılanıyordu. Eski bir çocuk oyunundaki gibi, tekerleme söyleyen ebe çevresinde dönüyordu sanki.
Uzun, düz saçlı, esmer ve gözlerinden, dudaklarında gayrısı çirkin bir kadına dönüşmüştü karşısındaki, dokunduğu o kadındı şimdi ve uyarılmış bir erkeklik taşıyordu artık bedeni.
Her an değişiyordu karşındaki kadın. Her an değişiyordu saçlarının şekli ve rengi. Değişiyordu, gözleri ve gözlerinin rengi. Değişiyordu bakışları. Değişiyordu sesleri ve ağızlarından çıkan kelimeleri. Değişiyordu soluk alıp verişleri ve soluklarından yayılan kokuları…
Trampetler çalıyordu. “Gün, gücenecek. Gece, gülecek. Gün, gece bana gelecek” diyen bir ses yankılanıyordu. Pencereden akan ışıklar ona ineceği durağa kadar eşlik etmişti ve indi. İneceği durağa kadar, yavaş yavaş hızlanmıştı nefes alıp verişleri ve trenden inip merdivenleri çıktığında artık, kelimenin tam anlamıyla burnundan soluyordu…
Merdivenin sonuna varıp yola çıktığında, hızlanmıştı adımları. Geçmişinden kaçan bir adam gibi aceleciydi, geçmişinden kaçan biri gibi aceleydi soluk alıp verişleri. Gidiyordu, sıklaşıyordu adımları, hızlanıyordu soluk alıp verişleri… Burun deliklerinin açıldığını hissetti sonra. Şehir boğuyor, havası nefesini açıyordu. Burun deliklerinden yukarı bir kan akışı hissetti.
Daha hızlı yürümeye başladı sonra, daha hızlı, daha hızlı… Bir elinde bir çanta vardı, öbürüyle kabanının yakasını ağzına ve burnuna siper yapmıştı. Yürüyordu, kan beynine doğru yürüyordu, nefes alıp verişi hızlanıyordu ve yağmur çiseliyordu. Rüzgarın alıp savurduğu, ince ama sert yağmur damlaları çarpıyordu yüzüne, acıtıyordu.
Yerleşkenin girişinde biraz sakinledi ama yüreği hala olanca hızıyla çarpıyordu. Soluk alıp verişi görece daha düzenliydi ama burnundaki kanama hissi geçmiyordu. Görevliyi geçti, normalde kapıda başını açan ya da başörtüsünü bağlamaya çalışan kadınları görünce içinde bir tiksinti oluşurdu ve kendi kendine bu kadınların nasıl bu kadar aptal olabileceklerine dair söylenirdi ama yapmadı, çünkü görmedi bile…
Daha bir gömüldü kabanının yakalarının arasına. Şimdi gözlerini de örtmek istiyordu. Başını eğmiş, yürüyüşü bir ezberin tekrarına dönüşmüştü. Kaldırmamalıydı başını ama insan sadece gözleriyle görmüyordu. Sağ tarafındaki havuzun başındaki bankları bakmadan da gördü. Gördü, o kadını ve kendini, sonra tam arkasını döndüğünde rastladığı bir diğerini. Bakmamalıydı, öyle yaptı ve söylenmemiş bir söz gibi uçup gitti hayaller zihninden. Bunu başardığına sevinmedi ama kendini kötü hissetmemiş olması da bir ehveni şer, dolayısıyla sevinç sayılabilirdi.
Sonra, bir süre ne olduğunu hatırlamıyordu. Belki rutindi ve bellekte yer edinmedi.
Bir kapı önündeydi, ona gülümseyen, tüm sıcaklığıyla sarılan, o sıcaklığı hissettiren bir kadının önünde. İçeri geçti, bir yatağın üzerinde oturuyordu ve kadın karşısındaydı ve her daim gülümsüyordu. Bir elmas gibiydi, güzeldi. Güzeldi, parlıyordu ama sert değildi. Bakışlarıyla bile onun parlaklığı bozmaktan korkuyordu. Hele bir de elleri, elleri dokunsa, o elması kırabileceğini düşünüyordu.
Kovmalıydı zihninden kolâjları. Beyni her an yeni kolâjlar yaratıyordu. Bir görüntünün üzerine bir başka görüntünün photoshopta aktarılması gibiydi. Karşısındaydı kadın ve elmas gibiydi. Arada başka, tanımadığı kadınlar girip çıkıyordu odanın içine, hemen hiç fark etmiyordu. Zihninde başka kadınlar giriyordu karşısındaki kadınla arasına, görüntüler üst üste biniyordu. Kolâjdı ama güzel değildi. Korkularını besliyordu zihnindeki görüntüler. Korkusu, araya giren kadınların elmasın görüntüsünü matlaştırmasıydı.
Gülüyordu, eğleniyordu ve mutluydu; uzun zamandır olmadığı kadar. Ama o araya giren görüntüler olmamalıydı. Kırmamalıydı elması, görüntüler elmasta kırılan ışık gibi almamalıydı gözünü.
Sarhoş olduğunu hatırlıyordu. Karanlıktı ve sokaktaydı, kentin içinden kaçtığı sokakları değildi ama… Ve kadın yanındaydı, yanındaydı ve gülüyordu. Gülüyordu ve sanki anlamıştı ve sanki onu kıracağından, kıramazsa üzerinde çizikler yaratacağından çekiniyordu. Gülüşlerine başka şeyler sinmişti bu defa kadının.
Sonra birden evde buldu kendini. Vişne tadında bir şarap içiyordu. Ağzında öyle bir tat vardı. Kadın şiir okuyordu ve zihnindeki başka kadınların görüntüsü daha sık giriyordu o kadınla arasına. Şaraptan değil, sarhoşluktan değil, başka kadınlardan değil, zihninin o kadınların karşısındakiyle yarattığı kolâjlarından korkuyordu.
Yataktaydı, kadına sarılmıştı. Tadına şarap karışmış kokusunu hissediyordu içinde kadının nefesinin. Onu içine almak istedi, onun içinde olmak, bir olmak, bir beden olmak, nefesine karışmak, nefesini onun nefesine karıştırmak.
Gözlerini açtığında, yerde yatıyordu. Bir ayının, oyuncak bir ayının kucağındaydı. Saate baktı, beşe geliyordu. Kalktı giyindi ve “gitmeliyim” diye düşündü. Kalktı ama gidemedi...
* * *
Belli belirsiz bir telsiz sesi duyuluyordu. Sırtı acıyordu ve gözlerini açamıyordu. Hafifçe araladığında, gökyüzünün olmadığını gördü. İç içe geçmiş demirleri ayırt edebiliyordu tam açamadığı gözleri…
“Bu mu?” dedi biri.
“Evet efendim, benim mesai değişimimden beri buradaydı.” dedi öbürü.
İlkinin boynunda, iki tane görevli kartı vardı. Kırklı yaşlarını geçmiş, çok şık giyinmiş, sesindeki nezaket çok açık seçilebilen, yakışıklı bir adamdı. İkincisi bir kadın, üniformalı bir kadındı. Yıldız işareti vardı süveterinin göğüs tarafında.
“Beyefendi merhaba” dedi adam, karşısındakinin anlayıp anlamadığını anlamaya çalışıyordu. Karşısındakinin yavaş yavaş açılmış gözlerini izliyor ve usta bir tavırla ayılmasını bekliyordu. Ne olduğunu, nerede olduğunu anlamadığını gördüğünde, bir de İngilizce konuşmayı denedi adam. “İngilizce biliyor musunuz?” diye sordu önce, cevap alamadı. Sonra, yılların tecrübesine dayanarak adamın yabancı olmadığını anladığından olsa gerek konuşmasını Türkçe olarak sürdürdü.
“İyi misiniz beyefendi? Konuşabiliyor musunuz?” diye sordu.
Biraz daha ayılmış, nerede olduğunun ayırdına varmış olan adam, yattığı yerden doğruldu ve görevlinin gözlerinin içine baktı. Çantasını karıştırıp uçuş kartını buldu sonra ve adama doğru uzatıp gösterirken, bir yandan da ayağa kalktı ve karşıdaki panoda yer alan saate baktı. Uçağının kalkmasına az kalmıştı.
“Konuşabiliyor musunuz?” diye tekrar ederken görevli bir kez daha, o çantasını ve kabanını toparlamaya başlamıştı. Yabancı bir ülkeye gittiğinde, bilmediği bir dilde en çok işine yarayacak cümleleri ezberlemiş birinin konuşmasıyla cevap verdi:
“Konuşamıyorum!” dedi, “unutmuşum konuşmayı. Çokça anlıyor ve çokça yazabiliyorum sadece; ama artık konuşamıyorum ve bir de kadınlardan nefret ediyorum…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder