Başım eğik, yağmurda ıslanmış kaldırımlarını adımlıyorum kentin. Kentin içinde yağmurda sırılsıklam bir adamım. Kurduğum bu cümleler senin, senin eserinim.
Bana bak, bak bana, neyim ben! Ben o şehrin sokaklarında bile saklanırken, bir on dakika da olsa görmek mi istiyorsun beni? Görecek bir şey mi kaldı? Kaldı da ben mi göremiyorum, yağmurdan ıslanmış sokakların yarattığı su çukurlarında…
Yüzsüz müsün? Olan her şey, “olan” gibi mi geliyor? Bana bak, bak bana, gözlerime, ta içine! Olan bu anlıyor musun? Olan bu, bu benim… Yüzünü kaybetmiş bir adam…
Gerçek bir kolye mi oldu, dizdiğin boynuna? Bana bak, bak bana, boynumdaki izleri görüyor musun? Defalarca geçirdiğin yağlı urganların bıraktığı izleri… Her nefessiz kalıp tam kurtuluyorum dediğim anda ipi gevşetişini, her kurtuldum sanışımda yeniden nefesimin kesilişini bilmiyor musun sanki?..
Kimse ölmüyor elbette ve evet doğru ben biliyorum bunu. Ölmüyor ama öldürüyor, bunu da sen biliyorsun. Biliyorsun ve hep olduğu gibi bile bile yapıyorsun…
Çok mu özlüyorsun beni? Okuduğun her satırda, dinlediğin her seste, izlediğin her filmde beni özleyip beni mi düşünüyorsun?
Neden insanlar pencereden bakmıyor sorusuna, görecek ne kaldı ki diyen sen değil misin? Bir on dakika da olsa görmek yetecek beni öyle mi? Bana bak öyleyse, bak bana ve gör!
Görecek ne kaldı ki? O dipsiz bucaksız hayal gücünün derinlerinde bile yaratamayacağın bir görüntüyüm artık. Bana bak, bak bana ve dinle ve hayal et…
Bir adam düşün, beyin kimyası bozulmuş. Evet evet, tam olarak bu. Beyin kimyası bozulmuş, orada kalmamış bozunmuş, geri dönüşü olmayan bir tepkimenin son ürünü bir adam. İşte bu...
Bozunmanın sonucunda açığa çıkmış gazlardan boğulmuş bir akıl, o akıldan çıkan akılsız bir hayat… (*)
Bana bak, bak bana ve insanlarla ilişki kurmayı unutmuş bir adam düşün. Sen mi diyeceksin, sen mi insanlarla ilişki kurmayı unuttun? Evet ben, bu benim, insanlarla ilişki kuramayan bir adam. Yüzünü bile görmediği insanlarla konuşurken, başına ağrılar girip gözü açık kabuslar gören bir adam.
Bana bak, bak bana, tanıyabilecek misin beni? Bir on dakika istiyorsun öyle mi? Bana bak, bak bana, bir saniye, bu yeter…
(*) Bunu, aşağıdaki satırları birine yazarken düşünmüştüm. Bu satırlara karşılık aldığımda kendimi bir derin kuyuda buldum. Bana bak, bak bana ve ayağıma nasıl bir taş bağladığını gör. Gör,o taşın beni en ufak bir vuruşta kuyunun dibine nasıl çektiğini…
“Bir yerde okumuştum, bir heykeltıraş yaptığı işe dair, her şey zaten elimdeki taşta var benim yaptığım fazlalıkları atmak demiş. Çok hoş değil mi? Ben hep kötü bir adam olmamak istedim anlıyor musun? Ama olamadım, ya da doğru bir ifadeyle kötü bir adam oldum. Önce, biçimimi bozdular ve ben de özde iyi bir adam olmakla avundum. Sonra, özümün bozulmaya başladığını fark ettiğimde çok geç olmuştu. Anlayabiliyor musun? Bu öyle bir şey ki geri dönüşü olmayan bir tepkime ve bilimsel tanımıyla da işte, bozulma… Ne yapılabilir? Ben şunu yapmaya çalışıyorum, özümden kalanlarla, arada biçimimi düzeltmeye, düzelttiklerimle özümü yamamaya çalışıyorum.
Ve işin kötüsü, bunun böyle olabileceğini, bu öz-biçim bozukluğunu yıllar önce başka insanlar üzerinde gözlemlemiş ve asla kendime yakıştıramamıştım. Ve hayat öyle bir şey ki girdiğin yolu bazen yolun sonundaki yeni yerleşimin “Hoş geldiniz” tabelasına kadar göremiyorsun. Buradayım ve bu yeni halimle yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum. En azından başka türlüsünü, böyle olacaksa hiç olmasını beceremediğime ve beceremeyeceğime artık eminim. Yapabilseydim, bu defa yapardım, yapamadım… “
güzel bi yazıydı eline yuregıne saglık..
YanıtlaSil