Kaç kere uyardı beni böyle durumlarda, “bakma şu kadınlara diye.” Eski kız arkadaşlarımdan birinden bahsediyorum ama kıskançlıktan bahsetmiyorum. Kıskançtı kıskanç olmasına ve başlı başına bir “Tanıdığım İnsan”dı ama o kız arkadaşımdan ve kıskançlığından, kıskançlığının sonuçlarından söz etmeyeceğim size.
“Bakma şu kadınlara böyle, hele de kocalarının yanında. Sapık zannedecekler seni!” derdi ve kolumdan tutup bu dünyaya çekiştirirdi beni. Zira ben o kadınlara bakarken, başka bir dünyada olurdum. Hala da elimde değil bakarım, yürüyüşü değişmiş, arada yana yöne sallanan, adımlarını atışında dikkati elden bırakmayan hamile kadınlara…
Nedenini yazmayacağım çünkü genellikle tam olarak tanımlayamıyorum. Sonuçta hamile kadınlara, doğuma karşı sonsuz bir saygı ve hatta hayranlık besliyorum. Bu konuyu ablamın doğumuna bile katıldığımı söyleyerek sonlandırırsam sanırım kendimi biraz daha anlatmış olabilirim.
Onu tanıdığımda, henüz karnı burnunda değildi ve ben hamile olduğunu bilmiyordum. Eğer biliyor olsaydım başka türlü olur muydu konusunda bir şey söyleyemem ama ders aralarında, kantinde sürekli benimle konuşmaya çalışmasının ben de rahatsızlık yarattığını çok iyi hatırlıyorum. İticiliği ya da yarattığı rahatsızlık ne fiziksel bir şeydi ne de evli olmasından kaynaklanıyordu. Keza şimdi çok daha iyi kavradığım gibi bana olan ilgisi de benimle kurmaya çalıştığı ilişki de cinsel bir yan taşımıyordu.
Küçük bir şehirde, taşra üniversitelerinden birinde okumuş ve daha öğrenciyken, üniversite ikinci sınıfta evlenmiş. Böyle hikâyeler vardır ve hatta dizilere, filmlere de konu olmuştur. Kız ve oğlan üniversite yıllarında birbirlerine âşık olurlar ve evlenmek için okulun bitmesini bekleyemezler. Onun hikâyesi böylesi romantik bir yan taşımıyor ama bir zorlama da söz konusu değil. Aileler de daha önceden birbirlerini tanıyınca, erkeğin görev yeri de kızın üniversite okuduğu şehir olunca, oğlan isteyip kız da kabul edince, iki gönül bir olunca, olmuş işte ve evlenmişler.
Hatta orada da kalmamışlar, ilk çocuklarını da kadıncağız daha üniversite de okurken yapmaya kalkmışlar ve ellerinde çocukla oturup çocuk büyütürken annesini okutmuşlar. Şimdi, mezuniyet töreninde bir elinde çocuk olduğu halde öbür elindeki kepi fırlatıp çocuğu da eğlendirmeye, hatta bu anı ilerde çocuklarına göstermek için ölümsüzleştirmeye ve bunun için fotoğraflamaya çalışmışlar mı bilmiyorum. Ama olsa hoş olurmuş, o ayrı…
Benim bahsettiğim zamanda, zamanın beni dilim dilim parçaladığı günlerde, bu kadınla tanıştığımda hamile olduğu ikinci çocuğuydu. Ama bunun tamamen tesadüf olduğuna ve herhangi bir batıl inançla ilişkisi olmadığına eminim. Yani, “çocuklarımı daha ana karnında bilimle, bilgiyle içi içe büyütmeliyim” diye düşünmemiştir ama öyle olmuştur. Öyle olmuştur ve bir başka şey de daha olmuştur. Kadın, bu ikinci çocuğuna hamileyken ya da hemen öncesinde yaşadığı bunca şeyden sonra, durup bir çevresindekilere bir kendine baktığında, bir de ne görsün? Ne görecek, kendine sorsanız bir şey görememiş, bana sorarsanız gördüğü şu: Başka insanlarla kendisi arasında derin bir uçurum var ve kendisi o uçurumun en dibindeyken, diğer insanlar onun gözlerinin seçemeyeceği kadar uzakta bulunan uçurumun başında. Bir de yukarıya baktığında, sürekli bakıldığında insanın gözünü kör edebilecek bir güneş olduğundan hem boynu tutulmuş hem de gözleri iyi seçemez olmuş…
Bir önceki bölümde söylemiştim, o zamanlar zor zamanlar yaşıyordum. Aralıktı ve soğuktu, soğuktu ve ben beynimin içinde kurtlar besliyordum. İşinde gücünde, kalan zamanında kabuğunun içinde, gene bugünkü gibi dostlarından, arkadaşlarından ve dahi ve özellikle kadınlardan uzak yaşayıp gidiyordum. Arada kabuğumun içinden boynumu uzatıp şöyle bir bakınmak için fırsat sağlıyordu dersler bana. Hiçbir sorumluluğu olmayan, derslikte başlayıp kantinde sonlanan ve kantinde üzerime yapışan sigara dumanlarının eve gelip duş aldığımda çıkan kokuları gibi ilişkiler yaşıyordum.
Dersteydim, konu anlatıyordum ve “hoca”nın bildik teraneleri yinelememi beklediği sunumumu kimi zaman ağır kimi zaman alttan alta, kimi zaman kavgacı kimi zaman alaycı bir dille, zatı muhteremin beş yüz küsur sayfalık kitabını tiye alarak icra ediyordum. O bilindik hikâyelere, herhangi bir günlük gazeteyi düzenli takip ederek erişilebilecek bilgilerle karşı çıkıyordum ve hoca efendinin suratındaki sıkıntıları keyifle izliyordum.
Bitirdim, notlarımı, kitaplarımı toparlıyorum ve kapıya doğru yaklaşıyorum. Kimisi saygı ve korkuyla karışık bakışlarla, kimisi arada süsleme niyetine acıma ve alaycılık ifadelerini de yüzlerine kondurmuş olarak arkadaşlarımdan bazıları beni bekliyorlar çıkışta. Beraber kantine doğru yürüyoruz ve deminden beri bahsettiğim kadın yanıma yaklaşıyor. “Çok güzeldi!” diyor, mahcup ve sıkılgan gülümsüyorum. “Ne kadar çok şey biliyorsun” diyor, yüzümdeki ifade daha bir belirginleşirken “estağfurullah” diyorum. “ Şey” diyor, “bana böyle, bir sürü bilgiyi bir arada bulabileceğim ama çok kalın olmayan bir kitap önerebilir misin?” diyor, ne yüzümde ne dilimde en ufak bir ifade kalmıyor…
Çok ilginç insanlar var dünyada.
YanıtlaSilBazılarını daha ilk kelimelerinden ,cümlelerinden tanımak mümkün olabiliyor.
Hiç unutmam..Çok şık ve entelektuel görünen bir adam''namkör'' kelimesini kullanmıştı onunla tanıştığımızda ilk cümlelerini kurarken..
Karizması anında yerlerdeydi tabii :DD
Laf aramızda bazı hamilelerin yürüyüşlerini abarttıklarını düşünüyorum.Gayret gösterirlerse gayet normal yürüyebileceklerine inanıyorum.
Yazı çok güzeldi.İlgiyle okudum.
Teşekkürler..