3 Ekim 2008 Cuma

Şeffaf Bir Eşiğin Önünde... (Öykü - 17/1)

Eşikte duruyorum. Girip girmemek konusunda ciddi tereddütlerim var. Beni nasıl karşılayacağını bile bilmiyorum.

Belki denememeliyim bile. Televizyonda ilk kez gösterildiği söylenen filmi izlemeli, evdekilerle sohbet etmeliyim. Kendime bir kahvede yapabilirim. Yok, sadece kendime değil, diğerlerine de yaparım ve beraber içeriz. Yanına da bir sigara yakarım. Sigarama da mırın kırın ederler biraz ama olsun. Bunca zaman edip durmuyorlar mı zaten? Ediyor, ediyorlar da ne oluyor ki sanki? Hiçbir şey olduğu yok! Yok mu?

Bu kararsızlık hali benim için alamet-i farika oldu artık. Neyin tereddüdünü yaşıyorum ki?.. Hiç de öyle asabi görünmüyor. Değildir de zaten, hiçbir zaman öyle olmadı. Hep sakin ve anlayışlı biriydi. Birden bire ortaya çıkan, anlık bir rüzgârın esintisi ancak korku filmlerinde tedirgin eder insanı. Onun sinirli halleri ise sadece içinizde bir ürperti yaratır ve daha kötü hiçbir şeyin habercisi değildir.

Bilemezsiniz tabi, gördüğünüz ya da hissettiğiniz şeyin kasırgada, korunaklı bir binanın açık kalmış penceresinden sızan bir esintisi olup olmadığını. Bunu şimdi söyleyebiliyorum ancak. Şimdi, şu anda onu düşünürken, yüzleşmek, yüz yüze gelmek konusunda tereddütler yaşıyorken, bana karşı nasıl davranacağını kestirmeye çalışıyorken onun nasıl biri olduğunun hesabını kitabını yaparken…

Aklımın beni içeri girmek konusunda cesaretlendiren yanı, onun sakin bir mizacı olduğunu söyleyip beni rahatlatmaya çalışıyor ama girmeme engel olan diğer yanı, ya öyle değildiyse, ya içinde başka bir düzende dönüyorduysa dünya, diyor.  Ya, dünya öküzün boynuzlarındaysa ve ben sadece ufak tefek sallantıları hissedebiliyorsam…

Yine mi tereddüt, yine mi kararsızlık? Evet, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim yaptığımın öküzün altında buzağı aramak olduğunu. Haha, evet, sevinebilirim bile bu düşündüklerimin arasında kurduğum analojilere…  

Girmeli miyim?

Yanındaki kız kardeşi sanırım; ama gözümün önündeki engel şeffaf da olsa görmemi zorlaştırıyor. Bunu anlamak için biraz daha dikkatli bakarsam, ne olduğunu bile anlamadan girmiş olacağım. Vazgeçmeliyim bu yüzden, kimse kim yanındaki, bana ne! Yok yok, bu kesinlikle kardeşi olmalı, vazgeçeceksem de böyle olduğunu düşünerek vazgeçmeliyim kim olduğunu anlama çabamdan.

Ne kadar güzel görünüyor. Yakışıklı demeliyim ama karşıdan bakınca diye eklemem gerek. Bir hemcinsim hakkında böyle bir değerlendirme yapmak geriyor beni. Erkekler böyledir işte, karşısındaki bir hemcinsine yakışıklı olmuşsun ya da yakışıklısın derken gerilim yaşarlar. En azından kadınlar kadar rahat değillerdir bu konuda. “Çok güzelsin kız bugün” ya da “çok güzel bir kadınsın” yerine, bir erkeğin, hem de durup dururken karşısındaki herhangi bir erkeğe, “çok yakışıklısın bugün” ya da “çok yakışıklı bir adamsın” demesi o kadar kolay değildir.

Niye düşünüyorum ki bunu? Aklımdan geçirdim sadece yakışıklı olduğunu. Beni kimsenin duyması imkânsız ve bunu söylediğim için gerilmeme gerek yok.

Böyle olmasına, yakışıklı bir adam olmasına rağmen, hiç sevgilisi olmadı. Hatırlıyorum, arada ona âşık olan kızlar olurdu ve hatta ona kur bile yaparlardı ama o, oralı bile olmazdı. Bence anlamadığındandı, kızların ona olan bu ilgisini.

Öyle genel olarak kızlara uzak durmaya çalışan ya da cinsel tercihi farklı biri değildi. Böyle olduğunu sanmıyorum çünkü o zamanlar âşık olduğu bir kız olduğunu biliyorum. Onun uzak durma nedeni tamamen söylediğim gibiydi, anlamıyordu ve hepsi bu. Bir kızın gelip ona yaklaşması, durup dururken garip şakalarla sırnaşması, hiç beklemediği bir anda arayıp da nasıl olduğunu sorması, onu bir yerlere davet etmesi özel hiçbir şey ifade etmiyordu onun için.  

Öyle görünüyordu ve anlamıyordu diyorum ama itiraf etmek gerekirse ben yine de bazen, onun bu kadar da salak olamayacağını düşünürdüm. Yani, hislerini çok açıkça belli eden kızlar vardı ve dışarıdan bakan herhangi biri bile o kızın, bizimkine âşık olduğunu anlayabilirdi ve bunu eğer bir tek o anlamıyorsa, bu işte başka bir şey olmalıydı. Tek açıklama salaklık ya da saflık olamaz.

“Tamamen öyle ama bütün bunları anlayamayacak, öyle yorumlayamayacak kadar saf bir adamım ben.”

Kim söyledi bunu? Girdim mi yoksa? Beni duymuş olamaz değil mi? Hem ben bütün bunları, sadece zihnimden geçirdim. Yoksa yine her zamanki gibi sesli mi düşünmeye başladım?

Neden, içeri bakmayı akıl etmiyorum ki? Olamaz, bana bakıyor, yüzü benden tarafa dönük! Ama beni görüyor mu ki? Biriyle konuşurken, hep başka bir yöne bakar, düşünür ve öyle söylerdi söyleyeceklerini. Yanındaki, kardeşi olduğunu düşündüğüm kızın yüz ifadesine bakılırsa, yine öyle yapıyor olabilir. Evet evet, bu sözleri ona söylemiş olmalı, yoksa bu kadar uzun süre yüzüme bakıp da bana her hangi bir tepki vermemesi mümkün değil. Kesinlikle beni görmemiş olmalı.

Hem nereden biliyorum ki bunu onun söylediğini. Belki de ben öyle zannettim, belki de duyduklarım, duyduğumu zannettiklerim sadece, zihnimin bana oynadığı basit bir oyun. Ama ya gerçekten beni gördü ve hatta duyduysa ve beni görmezlikten geliyorsa?

Eğer öyleyse, iyi ki de girmemişim içeri. Beni gördüğü halde böyle kayıtsız davranıyorsa, içeri girerek kendime daha büyük bir saygısızlık yapmış olacaktım. Hiç yoktan gururum incinecekti.

Nereden bilecek, neden girmediğimi, neden konuşmadığımı ve neden onunla bir şeyler paylaşmadığımı? Bunca süre neden uzak kaldığımı, neler yaşadığımı anlatabilecek miyim ki ona? Ya beceremeyeceğim ya da anlatmak istemeyeceğim ama her iki durumda da beni anlamayacak. Bunca zamandan sonra, döndüğüm için kimseye açıklama yapmadıysam, geçerken bir selam bile vermediysem, ona da vermeyebilirim.

Tereddüdümün nedeni bu; içeri girdiğimde, bana soracağı sorulara vereceğim ya da veremeyeceğim yanıtlar… Böyle olmalı.

Birine, ona ihanet ettiğinizi söyleyebilir misiniz? Bunu sorsa size, yaptın mı dese, ya kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa olursunuz ya da köşeye sıkışmış bir kedi gibi saldırganlaşırsınız…

İhanet mi benim ki? Niye sormadım ki bunu kendime daha önce? Neden şimdi, eşikte geliyor bunlar aklıma? Hazırlıksızdım evet, gelişim bile birdenbire olmuştu ve bunları önceden düşünemezdim. Ne zaman düşünebildim ki zaten, ne zaman hesaplı hareket edebildim, ne zaman evde yaptığım hesapları pazara uydurabildim?..

            Bir boşluğa bakar gibi bakıyor bana, görmedi mi?

Görmek mi? Bakmak mı? Olamaz, içerde miyim yoksa? Girdim mi? Hiç fark etmedim oysa, sadece bir ağrı hissettim göğüs kafesimde. Ben, son zamanlarda gittikçe artan sıkışmalardan biri olduğunu düşünmüştüm, meğer yüreğime bir el dolanıp çekmiş beni buraya.

Ah yüreğim, yüreğimi teslim alan ellerim…

 

1.      Bölüm Sonu

2 yorum:

  1. lamburlumbur3 Ekim 2008 06:51

    Orda durma içeriye geç...
    başarılar...

    YanıtlaSil
  2. Kendin bile farkında değilsen içerde olduğuna bence içerde olmayı gerçekten istemişsin. En azından bu daha baskın çıkmış. Ordasın, keyfini çıkarmalısın belki de..

    YanıtlaSil