1. Bölüm
Karanlık ama kapkaranlık olmayan bir gece ve saat de gece yarısına geliyor. Bir yerlerde herhangi bir saatin gongu çalmadı ve çalmayacak. Havada yer yer artıp azalan, hareket halinde oradan buraya savrulan, fonda yer alan görüntüleri bulanıklaştıran bir sis de yok. Evet, ay dolunaya yakın ama hızla hareket eden bulutların arasından bir görünüp bir kaybolmuyor. Hatta tek bir bulut bile göze çarpmıyor ve şehir ışıklarından uzak yıldızların, gökyüzünde, dolunaya rağmen ışıltılı dansları görülebiliyor. Sonuçta bu bir gerilim filmi değil ve üstelik olan ya da olmayan bu görüntülerin hiçbiri O’nu ilgilendirmiyor.
Başını gökyüzüne çeviriyor, bakıyor ama görmüyor, gözü görüyor ama görecek göz yok onda. Bu ülkede her insan biraz şairdir, herkesin imgelem dünyasında yer alabilir karanlık, çıplak bir gökyüzü; ama sorun bu değil, sorun gördüğüne anlam yükleyebilmekte ve o yüklenen anlam üzerine düşünebilmekte. Ama tüm anlamlarını kaybetmiş, kaybettiklerinin ardından gözyaşı döken birinden çok şey beklemeyin. Hayır, burada bir mecaz yok, dökülen gözyaşları karanlıkta bile görülebiliyor. O’nun anlam yükleyemediği ay, dolunay, gözyaşlarına bir anlam yükleme çabasında. Yüzüne vuruyor ışığını, gözlerine değdiriyor ve zayıf ışığına rağmen parlatıp anlamaya çalışıyor. Öyle bir hali var, biz öyle anlıyoruz çünkü düşüncenin anlayabilme çabası halindeyiz.
***
Bu kız çok canını yakmıştı Hasan’ın. Kızın, bir kıvılcım misali görünmesinin üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçmişti. Bir kıvılcım gibi görünmüş, parlamış ve belki bir yerlerine değmiş ama değdiği yeri tutuşturmayıp sönmüştü. Her kıvılcım yakmıyor çünkü; demek iş kıvılcımda bitmiyor, hatta daha çok da düştüğü yere bağlı. Öyle olması gerek, bu sonucu çıkarıyoruz.
O zaman yeni dönmüştü askerden. Hatta kızı gördüğü gün, tam da askerden döndüğü gündü. Sabah neredeyse koşarak gelmişti iki katlı, geniş hayatlı, tahta çatılı evlerine. Gelmiş, annesini, babasını, ablasını ve ablasının üç yaşındaki kızını, ilk yeğenini görmüş ve onlarla zaman geçirip biraz dinlendikten sonra öğlene doğru o zaman lise sonda okuyan kardeşinin okulunun önüne gitmişti.
Bu hayatta en çok erkek kardeşi Mustafa’yı severdi Hasan, öyle söylerdi ama zaten biz de o söylemese bile, askerden gelir gelmez kardeşini görmek için okulunun önüne kadar gitmesinden anlayabiliyoruz bunun böyle olduğunu. Kardeşinin doğduğu gün, Hasan daha beş yaşında bile değildi. Evet, daha çocuktu ve öyle olduğu, çocuk olduğu için de nedendir bilinmez, bir kardeşinin olacak olması onun için dünyanın en önemli şeyiydi. “Kardeşin doğduğunda senin pabucun dama atılır artık” derdi arkadaşı Ali’nin annesi, komşuları Fatma teyzesi. Bunun kötü bir şey olduğunu sezer ama yine de önemsemezdi. Hatta kardeşinin doğduğu gün, o, bizzat kendisi alıp fırlatıvermişti pabuçlarını evlerinin damına, hem de ikisini birden.
Mustafa’nın doğduğu günü, o pabuçları fırlatıp atmasını daha sonra arada Ali’yle birkaç kere konuşup gülmüşlerdi yıllar sonraları bile. “Oğlum, pabucu dama attık, pabucun dama atılmasının ne demek olduğunu anladık. O gün annengil gittikten sonra babam geldiğinde bir sürü bağırdı bana, ayakkabılarımı dama attım diye. Aslında, bir tane de koyardı suratıma ama allahtan Mustafa doğduğu için keyfi yerindeydi de bağırdığıyla kaldı.” demişti Ali’ye bir keresinde.
Çocuk işte deyip geçmemiş babası ama bir tane de geçirmemiş. O zamanlar Çin malı ayakkabılar daha bu kadar ortalığı kaplamamıştı tabi ve ayakkabı tamircileri hem çoktu hem de hala az para kazanmıyordu. Yeni ayakkabı almak kolay değildi haliyle Hasan’ın babası için. O yıllarda bu kadar ünlü olmayan şu çikolata fabrikasında çalışıyordu adamcağız ve işe de gireli daha bir yıl bile olmamıştı. Annesi ise, mahalledeki kadınlarla beraber evlerinin önünde, parça başına ücretle tekstil ürünlerine dikim öncesi sırıç yapıyordu. Şimdi üçüncü çocuğunu da doğurmuş olduğundan daha bir üç ay çalışamazdı ve bu durum parasal olarak biraz zorlayacaktı aileyi.
Nerelere geldik böyle. Neyse, biz tekrar Mustafa’nın lisesinin önüne dönmeliyiz. Dönüyoruz, evet gerçekten hep birlikte dönüyoruz; ben lisenin önündeki Hasan’a, Hasan kapıdan yanında iki kız arkadaşıyla çıkan kızın geldiği yöne, sonra ben de kızın olduğu yöne… Şimdi hepimiz aynı yere bakıyoruz, kıvılcımın düştüğü yere… Demek ki devam edebiliriz, ediyoruz.
“Nesini beğendi ki bu kızın?” sorusunu vakti zamanında çok fazla insan için o kadar çok sordum ki şimdi artık sormuyorum. Siz yine de benim bu zikrimden kız hakkındaki fikrime dair bir sonuç çıkarabilirsiniz. Kızı görmüş, görür görmez gözünü alamamış, gözünü kızdan çevirmesi için Mustafa’nın bağırarak yanına koşması gerekmişti. Oysa Mustafa, abisine sarılırken, kız o tarafa bakmış ama kardeşini görünce her şeyi unutan Hasan bunu görmemişti. Görseydi, göz göze gelseydi ne olurdu bilmiyoruz ama görmediği için bizim o kıvılcımın, o an için, tutuşturmayıp sadece küçük bir yanık izi bıraktığını biliyoruz. Ta ki ikinci kez, yaklaşık bir ay sonra iş bakmak için sabah kardeşiyle beraber evden çıktığında, okul yolunda kızı yeniden görüp bu defa göz göze gelene kadar…
Bakışmışlardı ama bu bakışma, dışarıdan bakan bizim için bir anlam ifade etmiyor. Kız için ediyor mu? Olabilir. Ama olmayabilirde, belki de sadece meraktan, ama biraz uzun süren bir bakıştır. Hem kimi insanların böyle bir yanı vardır, dikerler gözlerini üzerinize ve sizi rahatsız edip etmediklerinin bir önemi yoktur onlar için, hatta belki sizin bile farkınızda değillerdir.
Bizim için bir anlamı olup olmadığının bir önemi yok! Kız için bir anlamı olup olmadığının görece olarak biraz da olsa önemi var ama hepsinden öte Hasan için çok anlamı var, anlamsızlığın, anlam kaybının başlangıcı olduğu için!
Kız başını ve bakışlarını çevirdiğinde bile Hasan’ın gözleri kızı uzunca bir süre takip ediyor, Mustafa araya girene, şımarık ve gülen bir ses tonuyla “Anama söyle istesin kızı sana! Verirlerse doya doya, sabaha kadar bakarsın.” diyene kadar. Kardeşinin yanında, bu sözlere ilgisiz görünmeye çalışan Hasan, abi sonuçta, yine de dayanamayıp, o ilgisizmiş gibi halini korumaya çalışsa da, bir iki soru sorarak kız hakkında ağzını aramıştı Mustafa’nın. Alabileceği kadar da bilgi almıştı ama bu ilgisiz görünme çabasının ortaya çıkardığı görüntü de gerçeğe dönmeye başlamıştı.
Kardeşini okula bırakıp yoluna devam ederken, kafası karmakarışıktı. Düşündükçe umutsuzluk batağına daha çok saplanıyordu. “Askerden yeni dönmüşüz, iş yok güç yok, bir tarafa ayırdığımız beş kuruş para yok, nasıl isteyeceğiz kızı? Neyle evleneceğiz, neyle düğün yapıp neyle ev düzeceğiz? Lan oğlum, daha vermediler ki kızı sana! Verecekler mi bakalım? Kız isteyecek mi beni?”
Bunlar aklından geçenlerden bazıları sadece. Ama arada umutlanmıyor da değildi. “Ne olacak oğlum?” diyordu kendi kendine, “ bir aya kalmaz iş bulurum. Hem daha kızın okulu bitmemiş. O bitirene kadar, ben de gece gündüz çalışır, yemem içmem para biriktiririm.” gibi şeylerle kendini ikna etmeye çalışıyordu. Zihninde düşünceler, yine dönüp dolaşıp umutsuzluğa vardığında, bu defa hayaller devreye giriyor, askerde çok sevdiği, ailesinin durumu oldukça iyi olan badisi geliyordu aklına. “Lan terto, seni ben evlendireceğim oğlum. Şu askerlik bitsin, önce ben düğünümü yapacağım sonra da seninkini yaparız.” demişti bir keresinde. Bunu hatırlamak tüm karamsarlığını ortadan kaldırmış, hatta “arasam mı acaba?” diye bile düşünmeye başlamıştı.
Aradı mı? Hayır, ama dediğim gibi bunu düşünmek bile içindeki tüm karamsarlığını dağıttı. Artık emin gibiydi, arayacak, tertibi “lafı mı olur oğlum, sen kızı iste gerisini düşünme” diyecek ve O’na sadece iş bulmak kalacaktı ve şimdi iş istemek için gittiği yere daha bir hevesli gidiyordu.
Kıvılcım yerini bulmuş demek. Yerini bulmuş, şimdilik gözüne değmiş, yakmış ve bu defa iz bırakmakla yetinmemiş ve kör etmeye başlamış…
1.Bölümün Sonu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder