1. Bölüm (Şeffaf Bir Eşiğin Önünde... (Öykü - 17/1)
2. Bölüm (Bir Garip Karşılaşma, Bir Garip Diyalog (Öykü - 17/2)
Uyudum mu bilmiyorum ama belli belirsiz duyduğum sesleri seçebilmeye başladığımda kendime geldim.
“Ooo, seninki eski fotoğraflara bakarken dalıp gitmiş. Uyuyor mu ne?”
“Dur ben bir gideyim yanına, kahvenin hazır olduğunu söyleyeyim. Uyuyorsa da uyanmış olur.”
Gözlerimi açmalıyım! “A, uyudun mu hemen? Amma uykucu bir adam oldun sen de. Gittikçe babana benziyorsun haberin ola. Hadi hafta içi akşamları yemekten sonra uyuyakalıyorsun anladık da bu tatil gününde, hem de geç kalkmışken bu ne uykusu.” Evet, gözlerimi açmazsam, bunun gibi cümleler duyacağım ve şu anda bunlar da dahil düşüncelerimi bozacak hiçbir şey istemiyorum.
“Biz de uyudun zannettik valla. Öyle fotoğraf kucağında, gözlerin kapalı görünce… Hadi gel mutfağa, kahve yaptık sana da.”
“Kahvemi buraya getirir misin? Benim biraz başım ağrıyor da. Siz oturun ve ben kahvemi içerken biraz kendime geleyim.”
“Tamam.” Deyip gidip kahvemi getiriyor. Yalnız kalmaya ihtiyacım var ve normalde olsa böyle bir durumda beni yalnız bırakmayacak olan sevgili karıcığım ve baldızım bu kez anlayışlı davranıyor ve karım hiç itiraz etmeden ve sessizce kahvemi bırakıp gidiyor. Konuşacak konuları olmalı ve şimdi kahvelerini yudumlarken, başbaşa kalmak işlerine bile gelmiştir.
Neyse, sonuçta ben yeniden yalnız kalmış durumdayım, nihayet. Oturma odasındayım ve gerçekten başım ağrıyor. Aslında ağrıdan çok, hani kafam kazan gibi denir ya öyle bir zihinsel doluluk ve yorgunluk yaşıyorum. Kimi romanları okuduktan sonra, koca bir hayat yaşamış gibi hissederim kendimi ve şu andaki halim en çok buna benziyor.
Kendime gelmeye başladıkça, zihnimde, içinde dolaştığım sisin neden olduğu çiğ tanelerini hissetmeye başlıyorum. Tenim, hele de yüzüm sırılsıklam oldu şimdiden. Böyle durumda hep olan şey oluyor ve düşüncelerim, toparlanmak için, karşımdaki birilerine hitap eder gibi dolaşıyor zihnimde. Doğruluğuna ve yanlışlığına karar veremediğim, akıp gidişini kontrol edemediğim bir dolu düşünce…
***
Yıllar öncesinden sevdiğiniz, değer verdiğiniz biriyle yıllar sonra görüşmek her zaman heyecanlandırmaz insanı. Öyleymiş, bunu şimdi daha iyi anlıyorum.
Yüzleşmek zor olduğu için, yüz, her durumda değiştiği, başkalaştığı için…
Hele bir başka yüzde yüz bambaşka olur, oluyormuş.
İnsan her şeyi bilemiyor ama çok şeyi seziyor ve çoğu zaman sezgilerini bilgilere, bilince dönüştüremediği için tereddütler yaşıyor, tereddütlerinden acılar doğuyor. Acı, en doğurgan hislerinden biri olmalı insanoğlu ve insankızı için…
Yıllarca ne çok şey birikmiştir değil mi konuşacak? Otursanız şöyle bir akşam, yanınızda da içecek bir şeyler olsa, laf lafı açsa, oraya buraya dolansa, söz düğüm olsa, düğümler açılmadan kalsa ve siz farkına bile varmadan gün ışıkları pencereden vurmaya başladığında aylar, yıllar, günler bir geceye sığmamış olsa…
Olsa, olabilir ama olmuyor işte her zaman. Yıllar geçiyor, acılar külleniyor, ölü bir beden gibi çürümüş acılar, başka yaşanmışlıklara gübre oluyor, can katıyor ama o can, canına can katan ölüleri unutuyor, unutmak zorunda… Geçen yıllar yaşanmışlıklar mezarlığı çünkü ve geçen yılların içinden çok şey geçmiş.
Geçmiş, hele de boğaza geçmiş bir çengel gibiyse, sizi kimi zaman kıpırdayamaz bir halde bırakıyorsa her yüzleşme bir ölüm provası oluyor.
Birikmiş konuları konuşacağınızı zannederken, unuttuğunuz, unutmak istediğiniz pek çok şeyi hatırlamak zorunda kalıyorsunuz çünkü karşınızdaki kişi için siz, o unutmak istediğiniz geçmişte kalmışsınız.
Aynaları sevmiyor insanlar, ben de sevmiyorum. İnsanı çirkin gösteren, örneğin asansör aynalarını ben hiç sevmiyorum. İnsanlar, insandan aynalarını hiç sevmiyorlar. Çirkin gösteren, insana kendi çirkinliğini gösteren aynalar sevilmiyor… Bazen insanı en çirkin gösteren ayna, kendisiyle yüzleşmesi oluyor…
Bu fotoğraf benim, ama bu fotoğraftaki ben miyim? Kendimle karşı karşıya gelebilir miyim? Ne konuşabilirim ki yıllar sonra, en fazla saçmalayabilirim. Suçlamak, acımak, acındırmak, saldırmak, saldırganlaşmak, hepsi eşittir bayağılaşmak dışında ne kalır ki elimde.
Beni yüreğimden tutup çeken ellerim yüreğimi bıraktığında geçmişe, elinde sadece bunlar kalır… Ama yüreğim hala lazım bana. Daha, onu ne acılarla ezeceğim, ne aşklar için süründüreceğim, ne hayaller için yoracağım…
SON (mu?)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder