Sanırım artık yaşlanıyorum. Arabanın pencerelerini açsam, rüzgârdan boynuma yel giriyor ve boynumdan yayılan bir baş ağrısı oluşuyor. Açmasam, sıcaktan terliyorum çünkü dışarıda hala yakan bir güneş var. Hava, hala sıcak olmayı becerebiliyor; ne mutlu ona ve ne mutlu Ekim’e…
Mutlu mudur acaba? Yani, böyle zorlayarak, zorla bir güzellik yarattığı için mutlu olabilir mi? Böyle mutlu olunabilir mi? Bitmişse bitmiştir işte, geride kalmıştır yaz ve ne alemi var o bunaltıcı sıcakların ardından güneşin hala tüm haşmetiyle başıma çöreklenmesinin.
Belki sonbaharı, hele de sonbaharın ilk yağmurlarını siz de seviyorsunuzdur benim gibi, bunu bilemem. O baharı, son da olsa ilk de olsa güzel yapan da bu olsa gerek, güneş içinde yağmur, yağmur içinde güneş, sıcak içinde soğuk, soğuk içinde sıcak… Bununla bir sorunum yok, olmasının bir anlamı da; sorun bunun bir imge olarak bende yarattığı etkiyle alakalı. Sorun, bir Ekim günü, bir markette alışveriş yaparken, onun önümden bir hayalet gibi geçmesi…
Arabadan inip her zaman alışveriş yaptığım markete girene ve reyonlar arasında dolaşana kadar o gün sıradan bir gündü benim için. Bu cümlenin, tipik bir Hollywood filminin fragmanını andırdığını ve birazdan gerilim dolu anların yaşanacağını hissettirdiğinin farkındayım. Öyle oldu evet, gerçekten de gerilim dolu anlar yaşadım ama bunu benden başka hiç kimse hissetmedi ve söz veremesem de size de hissettirmeyeceğim.
Büyük şehirde yaşayan ve yaşadığı şehirde bir üniversiteyi kazanan biri için nasıldır bilemem ama görece daha küçük bir şehirde yaşıyorsanız ve üniversiteyi kazanıp büyük bir şehirde yeni bir hayata başlıyorsanız, kendinizi kuyuya düşmüş Alice gibi hissediyorsunuz. Bunu biliyorum çünkü öyle hissettim.
Tanıştığımızda bundan yıllar önceydi ve yine bir sonbahardı. Onunla aynı şehirde yaşıyorduk ve artık aynı üniversiteye gidecektik ama o benden bir yıl önce kazanmış, halen de o üniversitede okuyordu. Şimdi artık benim için hayaller ülkesi mi yoksa kâbuslar cehennemi mi olduğuna karar veremediğim ama o zamanlar birincisi olduğuna emin olduğum bu yaşantının başlangıcı olan yolcuğumdan hemen önceydi tanışmamız.
Her yazdığımın böyle kararsızlık cümleleri ile bezeli olması hoş değil belki ama karmaşık ruh halim daha iyisine olanak vermiyor. Bu yüzden iyi midir kötü müdür diye bir başka kararsızlık cümlesi ile başlayarak şunu söylemeliyim ki onu tanımış olmam benim için kuyudan aşağı düşerken tutunduğum bir ip gibiydi. Düşüyordum ama neyle karşılaşacağıma dair az da olsa bir fikir sahibi oluyordum.
Garip bir kızdı vesselam ama her haliyle. Bana öyle geliyordu ve ben onun davranışlarından, konuşmalarından, giyiminden kuşamından yeni karşılaşacağım hayata dair izler bulmaya çalışıyordum. Bulduğum izleri ya da bunların doğru izler olup olmadığını şimdi uzun uzun anlatamam ama o an bile emin olduğum bir şey vardı ki gerçekten başka, bambaşka bir dünyaya yol alıyordum.
Tüm bir yerleşkeyi, üniversite hayatını bana o tanıttı diyebilirim ama demeyeceğim zira biraz abartı olduğunu fark ediyorum ve bu yüzden en azından başlangıçta öyle oldu diye ekliyorum. Sevgili eski sevgililerimden biri olan Özlem geldi şimdi aklıma, benden ayrılırken, ayrılık konuşmamızda, “ben üniversiteyi, üniversitedeki hayatı seninle tanıdım ve seninle yaşadım ama bir başka türlü nasıl olur diye de çok merak ediyorum” demişti bana. Ne denir ki böyle bir durumda? Çok şey ve hatta baştan sona bir ilişki yaşama biçimi bile sorgulanabilir ama özellikle şunu söyleyeceğim ki ben, yeni yaşantımda yol alırken de sonrasında da hiç böyle şeyler düşünmedim. Sonuçta, görülen ve gösterilen her şey benim zihin süzgecimden geçiyordu…
Neyse, diyordum ki ben yeni yaşantıma onunla başladım, onun sayesinde üniversite ortamına alıştım, onun sayesinde gözüne ışık tutulmuş bir tavşan gibi donup kalmaktan ya da sürüden ayrılmış şaşkın bir ördek gibi sağa sola dolanmaktan kurtuldum, onun sayesinde yeni insanlar tanıdım… Ama diğer yandan insanlarda beni onun sayesinde ve onunla birlikte tanıdı. Zira bir süre, sokakta yürürken kaybolmamak için annesinin eline sıkı sıkı sarılmış bir çocuk gibi hiç yanından ayrılmıyordum. Üstelik bu sadece benim için geçerli değildi ve o da sürekli benimle birlikte zaman geçirmeyi tercih ediyordu ve hatta bir süre sonra, aramızdaki ilişkinin sevgililik olduğunu düşünenler olduğunu öğrendim. Bundan belki daha sonra bahsederim ama yeri gelmişken bunun, insanların benim kız arkadaşlarımı sevgilim zannetmelerinin benim için alışılmış bir durum olduğunu belirteyim.
Değildik, en azından benim için böyle bir istek bile yoktu. Niye istek yoktu diyorum ki benim aklıma bile gelmiyordu demem daha doğru olur. Aklıma gelmiyordu, istemiyordum ama sonuçta hayatımın üç yılının pek çok anında o vardı. Ama tanışmamızın ilk yılı bile olmadan roller değişmeye başlamış ve ben onun elinden tutar olmuştum. Bir farkla böyleydi bu, ben onun elinden tutarken, küçük bir çocuk gibiydim ama o ergenlik çağına yeni girmeye başlamış asi bir çocuktu. Kimi zaman gelip kendi tutardı elimi kimi zaman ben tutmak zorunda kalırdım; elimden kaçıp kurtulsa gözüm üzerinde olmak zorunda olurdu.
Gözlerinde hep korku vardı, gerçekten de korkardı ama benden değil ve ben o gözlerindeki korkuyu şimdi şimdi hatırladıkça anlamlandırıyorum. Belki o zaman farkında bile değildim. Dengesiz hareketlerinin, kendini gösterme çabalarının, tuhaf el kol hareketleri ve mimiklerinin, insanların yanında yaptığı patavatsızlıkların ardından yüzündeki çocuksu utangaçlığın farkındaydım ve annemin tabiriyle, yalan iyi değil, arada bana yük olmaya başladığını bile düşünürdüm. Düşünürdüm ama yine de çok zaman yanındaydım ve yanımdaydı, bir yere kadar…
Arada yaşananların ayrıntılarına girmem mümkün değil ve girmeyeceğim. Bir önemi olmadığı için değil elbette, bir önemi var ve sanmıyorum ki hiçbir insan için böyle uzun süre boyunca yaşananlar önemsiz ya da değersiz olsun. Ama oynamayı bilsem de yerim gerçekten çok dar.
Aradan geçen zamanda bir şeyler kopmaya başlamıştı. Benim tahammül sınırımın da sonuna gelmiştim fakat hepsinden önemlisi işte bu aradan geçen zamanın geçmesi, başka insanların başka ilişkilerin, yaşanmışlık adına ne varsa işte, araya giren şeylerin bütün olarak bizi bu noktaya getirmesiydi, nedeni ne olursa olsun.
Ve evet, maalesef ki bitiş şimdi nedenini bile hatırlamadığım bir kavga neticesinde olmuştu. Nedenini hatırlamıyorum ama o anı, o anda onun söylediklerini iyi hatırlıyorum. “Bilmiyorsun” demişti, “hiçbir şey bilmiyorsun. Benim neler yaşadığımı, kullandığım ilaçların nedenini…” Bir süre susmuştu, gözlerinde hem öfke hem de o öfkeye karışan, o öfkeyi fırtına ortasında bir gemi gibi savuran gözyaşları vardı. Üniversitenin yerleşkesinde, kütüphanenin karşısındaki, benim “kitap okuma ağacımın” bulunduğu çimenliklerin önündeydik. Hava kararmış ve artık hemen hiç kimse kalmamıştı okulda. “Bana bak” dedi suskunluğun ardından, “gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun, neler yaşadığımı bilmiyorsun. Bir tek Ayşe biliyor, bir tek Ayşe, benim yaşadığım tecavüzü biliyor.” Buydu evet, son cümle buydu ve ağlayarak o paytak, ördek yürüyüşüyle arkasını dönmüş gidiyordu.
Bu onunla son karşılaşmam değilse de son konuşmam oldu. İnsan böyle bir şeyi kolay kolay söyleyemez. Onun da o kelimeyi kullanırken, titreyen sesinin kısılması, alacakaranlığa rağmen seçmekte hiç zorlanmadığım gözlerindeki o ifade bana bunu anlatıyordu, başka şeylerin yanında. Kolay değildi, söylemek bile ve söyleyebiliyorsa eğer demek ne haldeydi, ne haldeydik, ne hale gelmiştik?
***
Bu son yazdığım cümle üzerinden, beni sarhoş etmeye yetecek kadar şarap ve birazda olsa kendime gelmemi sağlayacak kadar “hayat rutini” gerekiyordu ve öyle oldu. Bu son cümleleri de bitirmek için yazıyorum, başladıysam bitsin diye.
Bir yıl kadar daha rastladım ona ve bir üç yıl daha da arada haberini aldım.
Haber mi? Evet evet, haber işte, tam olarak bu, haber, üçüncü sayfa haberi gibi haberler. Uyuşturucu, ilaç, kimi zaman sadece uyuşturucu için kimi zaman da öylesine girilen saçma sapan gecelik ilişkiler, yarım kalan ve sonrasında zar zor bitirilen bir okul…
Sonrası yok, benim bildiğim bir son yok, yoktu ve belki hala da yok; babasının yanında markette alışveriş yapan bir hayalet nasıl bir son ifade ediyor ki benim için? İkinci kez şehrin yoğun caddelerinden birinde, bir banka şubesinin önünde rastladığım bir umacıdan başka nedir ki benim için gördüğüm?
Yine mi susmak zorundayım yoksa hayaletlerle konuşmayı mı öğrenmeliyim? Belki ben de bir hayaletim artık, ölü bir bedenden başka bir şey değilim!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder