10 Ekim 2008 Cuma

Karalanmış Yürek Haritası (Tanıdığım İnsanlar)

Fotoğraf albümünde bulunmuyorlar çünkü çok az fotoğraf çektiriyorum. Benim dışında, benimle fotoğraf çektirenleri ise bilemiyorum çünkü o fotoğraflar bende değil.

Geçtiğimiz günlerde kitaplığımı düzenlerken, küçük, avuç içi kadar, fihristli ve her harf için üç sayfası ancak bulunan telefon defterimi buldum ve orada bulabildim.

Yıllar önce kullanmaya başlamışım bu defteri, cep telefonunun çok kimsede olmadığı zamanlarda. Sonra bir süre daha kullanmaya devam etmişim, güvenmediğimden telefonun hafızasına.

Çok zaman geçmiş, çok insan tanımışım, çok insan girmiş hayatıma… Yok, yeniden yazmalıyım, zira çok insan girmiş hayatıma ama daha çok insan da geçmiş hayatımdan. Geçmiş, geçmiş ama geçmiş olamamış, iz bırakamamış yani…

Haksızlık mı ediyorum iz bırakamamış derken? Belki biraz, evet biraz haksızlık ediyorum ama bunu benim üşengeçliğime verebilirsiniz. Ne alakası mı var? Var, çünkü o izleri bulmam için çok uğraşmam, titiz ve detaylı bir inceleme yapmam gerek. Aslında kolayına da kaçabilir ve şu bilinen tezi yazabilirim: “İnsan bir ilişkiler toplamıdır.”

Elime aldığım o küçücük defterle birlikte, oracığa, kitaplığın önüne, halının üstüne oturdum ve sayfaları çevirmeye başladım. O an zihnimde en sık dolanan cümle, her sayfada kerelerce kurduğum kısa bir soru cümlesiydi: “Kimdi bu?”

Ben insanların bende bıraktığı izlerin izini sürmeye üşenirken o kadar da haksızlık etmiyordum. Çünkü insanların hayatımdan geçtiği kavşakları bulmak, o insanla hangi gerekçeyle, hangi zamanda ve hangi mekânda karşılaştığımı anlamak bile o kadar zor oluyordu ki…

Bunu benim zayıf belleğime bağlayabilir ve bir atasözüne sığınabilirim: “Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür.” Öyledir, yani hem hafızam zayıftır, hem de zaten hafızanın doğasında unutmak vardır. Oysa beni hiç tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz ki benim çok sevdiğim bir yasa vardır: Bir yanın eksikliği, başka bir yanın fazlalığıyla dengelenmeye çalışır. İşte bu yasa gereği, benim belleğimdeki eksikliği kapatmak için yüreğimin belleği devreye girmektedir.

Evet, bence bu böyledir, insanın bir de yürek belleği vardır. Zihnimin labirente dönmüş sokaklarında, hayali karakterlerle vereceğim savaşta elimde sadece bir kahramanlık hikâyesi bir de ad kalır. Adlar, evet evet, belleğimde bulabileceğim şey de tam olarak bu ve biraz fazlası, yüzler, birkaç olay, birkaç mekân… Değer mi peki bunca zahmete? Şöyle söyleyebilirim; elbette değecek şeyler bulacağım ama bulmaya çalışırken ucu başka şeylere değecek, değdiği yerleri yakacak şeylerde çıkaracağım. Değer mi? Siz söyleyin!

Bir şehir gibidir insanın belleği, unutur ve bir şehirde doğmuş, o şehirde büyümüş bir çocuktur insanın yüreği, unutmaz… Öyle ama şöyle değil, insanın yüreği sadece güzel şeyleri hatırlamıyor. Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış hatırladığı şeyler, hatırlanmaya değiyor. Kanına işlemiş oluyor insanın, kanında iz bırakıyor ve yürek onları pompalayarak her an, her saniye, her vuruşta can veriyor…

Neyse, bu karmaşık şeylerle neden uğraşıp duruyorum ki? Elimdeki ufacık, avuç içi kadar bir telefon defterinin beni nerelere sürüklediğini görüyorsunuz işte. Eğer burada kendimi frenlemez devam edersem her şey daha da karmaşık bir hale gelecek. Biz ki, insanoğlu olarak, ucuz komplo teorileri dışında çoktan vazgeçmişiz böyle karmaşık şeylerle uğraşmaktan, karmaşıklığı toparlayıp sadeleştirmekten…

 

***

 

Kirlenmiş, dikiş yerinden yırtılmış, bazı yerlerin üzeri karalanmış, yeni numaralar eskilerin yerini almış defterime bakıyorum. Sayfaları çevirdikçe, hayali bir harita canlanıyor gözümün önünde, bir dünya haritası. Askerde, bazıları şafaklarını sayarken, ülkemizdeki il sayısı kadar günleri kaldığında bir Türkiye haritası alıp her gün kalan günlerinin sayısına denk gelen plaka kodunun olduğu şehri karalarlardı. Bende zihnimdeki haritada, rehberimdeki insanların şu anda bulundukları şehirleri karalasam böyle bir “şafak haritası” çıkarırdım ortaya.

Aklıma ne geliyor biliyor musunuz, yüreğimin böyle bir haritaya dönüşmüş olduğu… Karalanmış bir yürek benimkisi, kapkara bir yürek. İçime çektiğim sigara dumanının katranının ciğerlerime yapışması gibi, yüreğime çektiğim insanların bulaştığı katran karası bir yürek.

Bir uzman, gazetede, sigaranın ciğerlerden tamamen atılması için yıllar gerek demiş. Uzmanım cevap verebilir mi acaba, ne kadar zaman daha kaçmalıyım insanlardan ve anılarından, yüreğimden temizlemek için karalarını? Üstelik kaçamıyorum bile…

Nereye kaçabilirim ki? Kaçmak için geldiğim şehirde bile kurtulamıyorum. Kaçmak kurtulmak demek değilmiş ve bunu yeni öğreniyorum diyemem ama yeniden, bir kez daha fark ediyorum.

Telefon defterimi bulduğum günün hemen sonrasında, bir markette alışveriş yaparken, o defterin içinden bir yürek izine rastladım. Bir hayalet gibi geçti önümden ve artık gerçekten bir hayalet gibi görünüyordu. Yüzümde dolaştı bir süre, gözlerimde, tenimde, zihnimde ve korktuğum başıma geldi, yüreğime de bulaştı, yeniden…

Bunu sonra anlatmalıyım, anlatacağım, tıpkı yürek haritamın karalanmış tüm şehirleri gibi… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder