29 Ekim 2008 Çarşamba

Kuyuda... (Öykü - 19/2)

1. Bölüm (İz Bırakan Kıvılcım (Öykü - 19/1)

2. Bölüm

Hüzün ile umut arasında ilişki kuran sözün kimin olduğunu hatırlamıyorum. O’nun ise bırakın hatırlamayı ya da bilmeyi, böyle bir şey üzerine düşünmediğine eminim.  Bazı insanlar bazı şeyleri düşünmezler değil mi? Düşünmezler ve sadece yaşarlar. Arada mutlaka yaşadıklarında sonuçlar çıkarırlar, buna itirazım yok ama bazı insanların yaşadıklarına dair düşünmek başkalarının işidir. Ne bileyim, mesela bir üniversite koridorunda, bir hocanın odasında, bir yazar masasının başında, iki kadeh içki ile bir bar ortamında düşünülür, söylenir, yazılır…

Söz, hüzünlü olduğunda, insanın içinde biraz da umut barındırdığını söylüyordu, ben umutluysanız, bazen de umudunuz içinde hüznü taşır demek istiyorum. Yok öyle ortaya afili bir aforizma koymak gibi bir derde haiz değilim, ben sadece bakıyorum, görüyorum, gördüğümü söylüyorum.

İnsanın en büyük yanılgısı kendisini kandırmasıdır diye düşünüyor olabilirsiniz. Evet, bende genellikle böyle düşünüyorum ama bir farkla; sadece kör karanlık bir kuyudaysanız… Aksi halde, insan eğer arada kendini kandırmıyorsa, bu hayat çok çekilmez olurdu emin olun.

 

***

İş için gittiği görüşmeden umduğunu bulamamıştı Hasan, tıpkı daha sonra gideceği diğer görüşmelerde olacağı gibi. Daha sonra da bulamayacağını o zamanlar bilmiyordu tabi, bilmek istemiyordu. Çünkü evlenecekti ve tek ayrıntı olarak iş bulma meselesi kalmıştı. Tertibi de yardım edeceğinin sözünü vermişti. “Ayıp ettin tertibim! Benim düğünden hemen sonra seni de evlendireceğiz. Anam bir iki kız bakmış benim için herhalde bir yıla kalmaz yaparım düğünümü. Önce benim düğünde oynarız, sonra da seninkinde” demişti.

Bu arada kızı da bir iki kere daha görmüş ve hatta birinde kız ona gülümsemişti. En azından Hasan güldüğünden emindi, öyle düşünüyordu. Gerçi sonra hemen arkadaşının koluna daha bir sıkı sarılmış ve kulağına bir şeyler fısıldayacakmış gibi gülerek ona doğru dönmüş ve bir daha Hasan’ın olduğu tarafa bakmadan yürümeye devam etmişti ama bu yeterde artardı bile. Daha ne olacaktı, kız da ona gözlerini dikip bakacak ya da göz kırpacak değildi ya! Hem öyle olmaması daha iyi olmuştu, eminim, çünkü aksi halde Hasan kıza dair bir soğukluk hissederdi. Sevmezdi öylelerini ve hafif bulur, bize göre değil derdi.

Ama, ah bir de konuşabilseydi. Olmazdı ama, olamazdı, çok zordu yani. Sanırım beceremezdi! Alacak kızı karşısına, biraz konuşalım mı diyecek, kız da kabul edecek… Hem kabul etse bile ne diyecek, konuşabilecek mi bakalım, ağzından cümleler dökülüverecek mi? Çok zor evet gerçekten çok zor bu iş, imkânsız hatta. Başka bir yolunu bulmalıydı kıza açılmak için. Hemen her gün Mustafa’yı okul çıkışında alma bahanesiyle okul çıkışına geliyor ve kız okuldan çıktıktan sonra da bir süre peşinden yürüyordu. Abi ya, öyle Mustafa’ya “oğlum şu kızı takip edelim” demiyordu tabi, kızlar ne yöne giderse oraya gitmek için bir bahane buluyordu hep. Bulamadığında da oradan, okul önünden ayrılıyordu kardeşiyle beraber. Tabi Mustafa’da hiçbir şey anlamıyordu! Öyle mi zannediyordu acaba Hasan, yoksa anladığını biliyordu da delikanlılığa sürülecek lekenin çıkması konusunda tereddütleri mi vardı?

Bana göre ikincisi olduğu kesin. Bir başka kesin olan şey de kardeşiyle bu kız meselesini açık açık konuşsa Hasan’a yardımı bile olacağı. Tamam, kız her şeyi anlamıştı, bunda sorun yoktu ve anlamaması da zaten imkânsızdı ama söz, yere çakılan bir kazıktır ve söz yoksa yer çekimi de yoktur… Öte yandan, yer çekiminin olmadığı bir yerde, aya çıkmış astronotlar gibi, uçarcasına, insanların düşlerinde gördükleri şekliyle yürümek mutlaka çok keyiflidir.

Keyifliydi demek Hasan, uçuyordu, rüyasında gördüğü gibiydi ve istese bulutların üstüne bile çıkardı. “Ama sonra ne olduysa oldu ve…” diye başlayan bir cümleyle devam etmeyeceğim ama hep öyle olur değil mi? Yani ya böyle söylenir devam edilir ya da söylenmez ama yine de olaylar bu şekilde devam eder.

Neyse, keyifliydi işte, keyfi bu işin olacağından emin olmasından kaynaklanıyordu. Ama arada canını sıkan şeyler de oluyordu. Bazen bir iki gün üst üste kızı göremediği oluyor ve böyle günlerde kendini kötü hissediyordu ama belli de etmiyordu çok fazla. Çünkü göremediği, görmek için okula gidemediği günler ya yeğeniyle ilgilenmesi gerekiyor, evle ilgili başka bir iş çıkıyor ya da şehrin dışındaki organize sanayi bölgesinde iş bakmaya gidiyordu.

Hele bu gittiği iş görüşmelerinden doğru düzgün bir sonuç alamayınca canı daha da sıkılıyordu. Kimisi, krizi bahane edip işçi almadıklarını, kimisi düşük bir maaş verebileceklerini söylüyordu. Düşük bir maaşa razı olması mümkün değil ve bu sadece evlenmek için para biriktirmek zorunda olduğundan kaynaklanmıyor. Yetenekli ve akıllı bir adam olduğunu biliyor, güveniyor yani kendisine. Bu yüzden eskisinden daha düşük bir ücretle, daha kötü koşullarda çalışamaz. Altı boş bir güven değil ama bu. Çocukluğundan beri çalıştığı tüm işlerde hem ustabaşları hem patronları hep beğeniyordu Hasan’ı.

Örneğin, Yunus Usta’sı. Çok güvenirdi ona, askere gitmeden önce çalıştığı yerin ustasıydı ve “askerden dönünce gel, işin hazır” demişti, “Senden daha iyisini mi bulacağım? Sen gidince başkasını alsam bile onu çıkarır seni alırım” diye de özellikle vurgulamıştı helalleşmek için yanına uğradığında. Bu yüzden askerlik boyunca iş bulup bulamama kaygısı yaşamamış, hatta bu konu arkadaşlarıyla yaptığı bir iki muhabbet dışında aklına bile gelmemişti. Benim işim hazır diyordu bu muhabbetlerde, “olmadı başka iş bulurum oğlum, bana iş mi yok. Ben işi mi bilirim.” diyerek ve kasılarak konuyu kapatıyordu kendince…

Öte yandan, o konuyu kapatadururken, Yunus Usta’sı da dükkânı kapatıyordu. Dünya durmuyor tabi, her şey değişiyor ve her şey akıyor ama artık değişim insanları ne hayran ne de hayretler içinde bırakıyor. Hasan’ın bu değişime hayran olması zaten beklenemez ama hayret içinde de kalmıyor. Şaşırıyor evet, biraz canı sıkılıyor ama döviz fiyatları yükselmiş, döviz borcu olan Usta, borçlarını ödeyemediği için önce tüm işçilerini çıkarmış ardından da makineleri satlığa koymuş… bunlar düşüneceği konular değil. Hem ona iş mi yok!

            Yok! Askerden geleli aylar olmuş hala iş yok, bulamıyor. Son bir aydır her gün, sabahtan akşama kadar deli gibi dolaşmasına, bir sürü yere girip çıkmasına rağmen doğru düzgün bir iş yok.

            Yok! İş yoksa, iş bulana kadar kızın yüzüne bakmaya yüzü, iş bakmak için gezmekten okul önüne gitmeye zamanı yok, bakmıyor. Her şey olmuş bitmiş, kız aşkına karşılık vermiş, onu bekleyeceğini söylemiş, o da iş bulup para biriktirip gelene kadar senin karşına çıkmayacağım diye söz vermiş sanki de Hasan kızın karşısına çıkmaya korkuyor!

            Yok! Hasan’ın niyetleri, düşündükleri, istekleri ile kızın aklından geçenler arasında hiçbir alaka yok, kız öyle düşünmüyor. Hasan’ın kızı görmediği şu zaman boyunca kız sadece bir iki kere arkadaşlarıyla bunu konuşuyor, Hasan o anlarda aklına geliyor, o kadar. O da, arkadaşının “seninki bugünlerde görünmüyor” demesi üzerine gülüp eğlendikleri bir iki geyik muhabbetinden ibaret.

            Yok! Işık yok, karanlık her taraf, göz hiçbir şeyi görmüyor, gördüğünü seçemiyor. Bir kuyuda mı yoksa Hasan?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder