2 Kasım 2008 Pazar

İpin Ucu (Öykü - 19/3)

1. Bölüm İz Bırakan Kıvılcım (Öykü - 19/1) 

2. Bölüm Kuyuda... (Öykü - 19/2)

3. Bölüm

            Güçsüzlüğün bedeli her zaman felakettir” diyor bir yerde yazar ve aynı yerin başka bir yerinde şöyle bir söz aktarıyor: “Yaşam bir soğandır; kabuğu ne kadar soyulursa, o kadar pis kokar ve kabuk soyulunca da insanın gözlerine yaş dolar”. *

            Bu sözlerle bir yere varmak gibi bir niyetim yok; ama “öylesine aklıma geldi ve yazdım” diyecek de değilim. Bazen soruyorum, bir şeyleri,  bir yere varmak için yapmak zorunda mıyım, zorunda mıyız? Cevabın evet olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bırakın Allah aşkına! Ya da en iyisi bir yerlere varın siz düşünün…

            Hayat işte, yaşıyorsunuz ve gidiyor. Öyle mi? Yoksa, hayat işte, ölüyorsunuz ve gidiyor mu demeliyim? Cevaba dair bir iddiam yok ama kaderci olmadığımı söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Neyse, soru sorarken de cevap bulmak gibi bir derdim yok. Soru, cevap demek değil mi zaten?  “İnsan cevaplayamayacağı soruları sormaz.” Tam olarak böyle değildi bu söz, biliyorum, ama bence aynı şey…

           

***

Zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildi Hasan. Hatta zamana dair tüm algısını yitirmişti. Aragon olup, “zaman sensin” diyemeyecek belki ama biz onun için ve onun adına, “zaman sen değilsin Hasan!” diyebiliriz.

“Yok”ların sonu yoktu ve “yok”a doğru gidiyordu. Tüm uğraşlarına rağmen istediği gibi bir iş bulamamış sonunda geçici olarak halasının oğlunun bir arkadaşının vasıtasıyla, bir ambarda hamallık yapmaya başlamıştı. Öyle tüm gün çalışılacak bir iş değildi bu, işlerin yoğun olduğu dönemlerde haber verecekler, gidecek ve yövmiyesini alacaktı.

Çalıştığı ambar, tekstil atölyelerine yakın bir yerdeydi ve taşıdıkları mallar da daha çok tekstil ürünleriydi. Bunun anlamı, sezonluk iş yapılması ve haliyle işlerin belli dönemlerde yoğunlaşmasıydı. İşe başladığı zaman, tam da böyle işlerin yoğun olduğu bir dönem olduğundan ilk bir ay fena para kazanmadı Hasan. Günlüğü kırk liraydı ve haftanın altı günü çalışsa ayda yaklaşık yirmi dört yirmi beş günden eline bin liraya yakın bir para geçiyordu. İyi para değil mi? Öyle mi diyorsunuz? Hiç de iyi para değil çünkü birincisi bu sadece işlerin yoğun olduğu yılın bir iki ayı için geçerli bir hesap ve ikincisi bu parayı kazanmak için günde on iki on dört saat arası çalışmanız ve bu süre boyunca onlarca kiloluk yükleri taşımanız gerekiyor.

Bir aydan biraz uzun bir süre bu şekilde çalıştı Hasan; kendisi dahil her şeyi unutacak kadar, ne çalışırken ne gece yatağa girdiğinde tek bir hayal kuramayacak kadar yoğun… Ölü gibi anlayacağınız, ölmek üzere olan bir gibi çünkü ölüler hayal kuramaz, hayal kuramıyorsanız ölüden bir farkınız yok demektir. Haliyle kızı da, evliliği de, bunlarla ilgili hayallerini de unuttu demeyeceğim, demiyorum ama aklına geldiği an, uykudan hemen öncesiydi ve hayalleriyle düşleri arasında sadece saniyeler vardı diyebilirim.

Böyleyse, ki öyleydi, Hasan’ın kızı görmediği, önce iş aramakla, sonrasında iş yoğunluğuyla aylar geçmişti. Sezon sonu gelip işler azaldığında, Hasan, bir kere, gizlice de olsa okulunun önüne gitmek istedi, gitti. Okulun karşısındaki çamlığın orada bir bankta oturup kızın okuldan çıkışını bekliyordu ama kardeşi Mustafa’ya da kıza da görünmek istemiyordu. Kız çıkmıştı nihayet ama yanında her zaman beraber çıktığı kız arkadaşı değil başka biri vardı, başka biri ama başka bir kız değil.

Eğer ikisinin de birbirlerine kur yapar gibi bir halleri olmasa, başka türlü düşünürdü Hasan ve yine de öyle düşünmek istedi ama yine de hemen kalkıp hemen gitti. Canı çok sıkılmış, içine kurt düşmüştü ama kaçar gibi hemen kalkıp gitmesi, eğer onu yeterince iyi tanıyorsam, daha çok aklına geleni kovmak içindi.  Kaçmak, koşarcasına kaçmak, aklından geçenleri kendi rüzgârıyla, kum taneleri gibi savurmak istedi. Ama başka rüzgârlar, savurduğu kum tanelerini ayağının dibine yığıyordu. Daha sonra yine geldiğinde, iki kez daha, yine kızı o çocukla beraber gördü…

            Buradan sonra Hasan’ın yaşadıklarını, içinden geçenleri anlatmayı çok isterdim ama yapmayacağım çünkü, yerim dar demeyeceğim, hayır, sadece anlaşılabileceğini düşünüyorum. Ben buna aşk demesem de aşık olmuş, aşk ile hayal kırıklığını birlikte yaşamış, ki bence hep öyle olur, hemen herkes için anlaşılabilir bir durum… Yaşamayanlar ise, mutlaka böyle birine dostluk yapmış, bir omuz uzatmıştır. Hasan’ın arkadaşı Ali yaşadı mı inanın bilmiyorum ama Hasan için bir omuz olduğunu biliyorum. Hasan’ın halini görüp onun yanında olmaya çalıştı.

            Bunun için Mustafa ve halasının oğlu Sedat’ı da ayarlayıp bir Cumartesi akşamı arabayla içmeye gitmeyi önerdi. Ali, amcasının doksan iki model, beyaz şahinini alacak, Sedat ve Mustafa içkileri ayarlayacak ve Hasan’ı alıp otobana çıkan yeni çevre yolunun kenarında içeceklerdi. Özellikle, düğünlerde oynamayı çok seven Hasan için müzik de ayarlamıştı Ali, ki iki kadeh de içince Hasan kalkıp oynayacak ve keyfi yerine gelecekti, biraz da olsa…

Oldu evet öyle oldu, içtiler ve ilk başlarda keyifsiz olan Hasan, ikinci biradan sonra en azından müzik açmalarına itiraz etmiyordu. Üçüncüsünde ise yavaş yavaş oynayanlara eşlik etmeye başlamış dördüncüsünden sonra kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. “Aferin oğlum Ali, iyi düşündün valla, helal olsun!” diye düşünülebilir. Hepsi öyle düşündükleri için biliyorum. Hatta, bir ara Hasan oynarken, aklına kötü şeyler geldiğinde, “s..mişim kızını da dünyasını da” bile dedi.

Çok eğlendiler, çok oynadılar ve keyifle, Hasan’ın kafası dağılmış olarak eve döndüler. Ne çok isterdim böyle yazmayı ama öyle olmadı yani aslında, çok eğlendikleri ve oynadıkları doğru da eve döndükleri yanlış. Olmadı, eve döndükleri de doğru ama… Neyse, saçmalıyorum, hayır, ben de içmedim ama yazmak zor olduğundan elimde olmadan doğru ifade edemiyorum.

Peki, tamam en kolayı radyodan haber sunan bir sunucu gibi söylemek: Kuzeykent Ovacık çevre yolunda dün meydana gelen trafik kazasında, içindekilerin alkollü olduğu belirlenen (…) plakalı şahin marka bir otomobil şarampolden yuvarlandı. Kazada ölenlerin isimleri şöyle: Ali Koçak, Mustafa Çoban, Sedat Çınar. Öte yandan kazadan şans eseri küçük sıyrıklarla kurtulan Hasan Çoban ise hastanede muayenesinin tamamlanmasının ardından polis tarafından sorgulanıp serbest bırakıldı… 

 

***

 

Yaklaşık bir yıldır, hemen her gün buraya geliyor ve artık ona deli bile deniyor. Her gün, şu çeşmenin yanındaki duvara oturup ağacın gölgesinde saatlerce kardeşini seyrediyor, birazdan yanına gideceği kardeşini…

Karanlık ama kapkaranlık olmayan bir gece ve saat de gece yarısına geliyor. Bir yerlerde herhangi bir saatin gongu çalmadı ve çalmayacak. Havada yer yer artıp azalan, hareket halinde oradan buraya savrulan, fonda yer alan görüntüleri bulanıklaştıran bir sis de yok. Evet, ay dolunaya yakın ama hızla hareket eden bulutların arasından bir görünüp bir kaybolmuyor. Hatta tek bir bulut bile göze çarpmıyor ve şehir ışıklarından uzak yıldızların, gökyüzünde, dolunaya rağmen ışıltılı dansları görülebiliyor.

Birazdan kayacak şu yıldızı görüyor musunuz? İpin ucuna çıkacak, duvarın üstünden düşecek ve yıldız kayacak. İki şey sonsuzdur diyor ya büyük insan, kızmayacağını düşünüp biraz değiştiriyorum: İki şey sonsuzdur, evrenin kendisi ve ipin ucu…

"‘İnsan, ölü bir insan bile natürmort değildir’, demişti ressam dostlarımdan biri. Çok doğru…" *

Yukarıda - Pierre Schoendoerffer, Telos, 1998, Sayfa: 53, 81, 23

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder