1. Bölüm
Bu kadar fazla hikâye anlatan biri olduğum için birazdan anlatacaklarıma da “hikaye” gözüyle bakılabilir ama anlatacaklarım tamamen gerçek. Ya da bir filmin veya dizinin jeneriğinde yazabilecek bir ifadeyle şöyle söyleyebilirim, birazdan izleyecekleriniz gerçek bir olaya dayanmaktadır…
***
Bildiğim bütün şehirlerde kale civarları, o şehirlerin tarihi ve turistik mekânları olmuştur. Bu tarihi ve turistik yerlerin hemen yakınları da, henüz “kentsel dönüşüm”den nasibini almadıysa, genellikle gecekondu diye tabir edilen en fazla üç katlı, sobalı, duvarları yıkık dökük hatta çoğunda sıvasız, tepelerinde uydurma çubuklara takılı antenler olan, bacalarında pis kokulu ve yoğun kıvamlı dumanların tüttüğü evlerin bulunduğu, dar sokaklı mahallelerdir. Benim yaşadığım şehirde bunların yanına bir de mahalle aralarını, evlerin alt katlarındaki dükkân ve pasajları yer edinmiş çoğu kaçak tekstil, triko, ahşap, deri işleme vb. atölyelerini ekleyebilirsiniz. Hatta eklemişken, manzarayı tamamlamak için sokaklarda, köşe başlarında, gazete kâğıdına sarılı esrar, hap ve benzeri uyuşturucuları satanları da ekleyebilirsiniz.
Şimdi yeri değil ama bu satmak fiilinden türeyen “satanları” kelimesini duyduğumda, söylediğimde, okuduğumda ve yazdığımda aklıma şeytanı ifade eden “satan” kelimesinin geldiğini, satışı sevmediğimi ve satanları hep “satan” yani şeytan olarak adlandırmak istediğimi söylemek isterim. Tabi, dahilinde dinsel anlamıyla şeytana inanmadığımı ama bir metafor olarak kullandığımı da söylemiş olayım…
Böyle bir yerde ikamet etmiyorum ama iş yerimi maalesef daha merkezi bir yer yerine böyle bir yere ikame etmek zorundaydım. Her gün bu manzaranın içinde yer alıyorum ve bazen kendimi tabloyu bozan bir renk olarak görmekle birlikte bazen de bukalemun misali renk değiştirip kendimi diğer renklerin arasına katıyorum. Hâsılı, tablo her durumda çirkin olduğu için benim rengimin bir önemi yok. Aslında bunların bir kısmının anlatacaklarımla da ilgisi yok ama kapalı kaldığı yerde çıkış için tüm kapıları tek tek zorlayan biri gibiyim, nereden gireceğimi bilemediğim için konuyu döndürüp dolandırıp bir giriş arama çabasındayım. Ve sanırım açık kapı bulamayınca bu son cümleyi yazıp maymuncuk kullanmış oluyorum ve giriyorum…
Geçenlerde, gecenin dördünde, bu iş yerimde, en üst katta, makine gürültülerinin içinde, malzeme yüklemek için kullanılan duvar boyu kapının önünde, korkuluğun dibinde, kahve eşliğinde sigaramı içerken boş ve sessiz sokağı izliyordum. Şimdi gecenin o saatinde iş yerimde ne işim olduğunu sormayın. Zira bu soruya cevap vermem için yaptığım işi baştan sona anlatmam gerekeceğinden, bunu yaptığımda çok uzun süreceğinden, uzun sürdüğünde sıkıcı olacağından ve sıkıntı yaratmak istemediğimden anlatmak istemiyorum.
Sonuçta, orada oturuyordum ve özellikle vurguluyorum ki ortalık, benim makinelerin çıkardığı sesler dışında çok sessizdi. Birden, uzaktan ve belli belirsiz yaklaşan bir görüntü, polis arabalarının ışıklarının yanıp sönüşü gözüme çarptı. Tabi bunlar bir ambulansa ya da itfaiyeye de ait olabilirdi ama ben sonrasında onların bizim sokağa geldiğini gördükten sonra polis arabası olduğunu gördüğüm için böyle söylüyorum. Ama ilk başta, bu kadar çok ışığı görünce şaşırmadım değil. Hatta, kesin çok büyük bir şey oldu, ya bir yerde yangın var ya da büyük bir kaza diye de geçirdim aklımdan. Sonrasında, gecenin o saatinde, uykumu dağıtmaya, zamanı tüketmeye çalışırken aklımdan bir sürü olasılık geçti ve bir o kadar da kurgu yaptım ne olmuş olabileceğine dair. Hani şu Dar Zamanlar üçlemesinin sonuncusu olan Hayır’da Aysel’i merak edip evine gelen roman yazarı arkadaşının, eve girmeden önceki o kısacık zamanda yaptığı kurgular benimkilerle ancak kıyaslanabilir.
Neyse, kurguları geçip sokağa dönünce anlatacaklarımda kaldığım yere ulaşıp oradan devam edebilirim, ediyorum. İşte o görmüş olduğum ışıklar, yukarıda söylemiş olduğum gibi giderek yaklaştı ve bir süre sonra bizim sokağın başında göründü. Bir an korkmadım desem yalan olur! Evet, korkuyorum haliyle, çünkü ben kimisi korkunç bir sürü kurguyu zihnimde dolaştırırken, o kurgulara neden olan ışıklar benim sokağında görünüyor ve göründüğünde artık ışıklara seslerde eklenmiş oluyor. O kadar çok araba var ki? Birisi sivil, ikisi resmi üç polis otomobili, bir tane resmi minibüs ve kapalı kasalı bir kamyonet benim görebildiklerimdi. Belki daha çoktular ama en öndeki araba, sokağa girdikten sonra beşinci evin önünde durduğundan, başka araba varsa, sokağı dik kesen diğer sokakta, evlerin arkasında kalacağından onları görme ihtimalim ve olanağım yok.
Gördüğüm arabalardan birden bire inen polislerin bu kadar hızlı ve çevik davranışları telaştan değil de daha çok alışkanlıktan ya da işleri öyle yapmalarını gerektirdiğindendi. Bir de büyük bir ciddiyetle davrandıklarını, hareketlerindeki keskinlikten anlayabiliyordum.
Önünde durdukları ev, sokak kapısından girildiğinde geniş olmayan, öğle saatleri dışında güneş almayan bir avluya açılıyordu. Sokak kapısının hemen yanında tuvalet, karşısında ve sağında iki kata yayılmış odalar, solunda ise yandaki ev ile sınır çizen yüksek briket duvar yer alıyor. Ayrıca briket duvarın dibinde bir adımlık bir bölme toprakla doldurulmuş ve bir şeyler ekmek için kullanılıyor. Bütün bu anlattıklarımın bir kısmı benim oturduğum yerden, tabi gündüzleri rahatça görülebiliyor. Diğer kısmını ise geçenlerde o evin önünden geçerken tesadüfen kapısı açık olduğunda görmüştüm. Bazen böyle merak bir adam olabiliyorum işte ve o an da öyle meraklı bir anıma denk gelmiş olacak ki yürürken adımlarımı yavaşlatıp gözümü kapının ardına dikip uzun uzun incelemişim evin içerisini.
Demir, desenli üst tarafının arkası sacla kaplanmış kapının yanına elinde uzun namlulu silah olan iki polis yerleşiyor hemen. Diğer ikisi ise sokağın benim bulunduğum, hafif kıvrımlanan tarafına doğru gelip sokağın kalanını gözlemleyebilecek noktasında duruyorlar ve ellerinde silahları ile oldukça ciddi ve her an tetikte duruyorlar. Sokağın diğer tarafında başka polis var mı göremiyorum ve zaten gördüklerim dışında araba olma ihtimalini de bu yüzden düşünüyorum. Yani, göremediğim için o tarafa polis koymadıklarına göre daha başka arabalarda bekliyor olmalı diye düşünüyorum.
Aslında bunlar ve daha sonrasında yaşananlar dışarıdan bakıldığında her hangi bir haber programında ya da bir filmde rastlanabilecek polis baskını görüntülerine çok benziyor. Bu yüzden anlatmalı mıyım anlatmamalı mıyım diye bir tereddüt içerisindeyim. Peki, anlatıp anlatmayacağıma sonra karar vereyim ama yaklaşık bir saat süren operasyonun sonucunu size şöyle özetleyeyim: Kapı, nasıl olduğunu anlayamadığım bir sessizlikle, hiç zorlanılmadan açıldı ve polisler içeri girdiler. İçeride neler olduğunu, neler yaşandığını bilmiyorum; sadece çoğu anlaşılması zor konuşmalar, gürültüler duyuluyordu. Ama bir süre sonra diğer araçlarla birlikte gelen kamyonetin dar sokakta zor manevralar yaparak arkasını kapıya dayadığını ve içine bir şeyler yüklendiğini görebiliyor ve haliyle bilebiliyorum. Ama içine konulanları göremedim, sadece bir defa kapıyla kamyon kasasının arasında kalan boşluktan polislerden birinin elinde kutu gördüm. Bir ara da bir şeyleri çekiştire sürüye arabaya doğru taşıdıklarını düşündüren bir hareketlilik oldu ve sanki bir inek sesi duydum…
1. Bölümün Sonu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder