7 Kasım 2008 Cuma

Yalan... (Gönderilmemiş Mektuplar)

Sevgili Dostum,

Bir iki yıl önce internette gezinirken rastladığım bir şiir vardı, bir kadın şairin şiiri, sözlerini tam olarak hatırlayamadığım bir şiir, zihnimde kalan haliyle şöyle diyordu: Gönderilmemiş mektuplar gibisin, her defasında yeniden yazıyorum seni.

Mektuplar gönderemiyorum artık kimseye. Yazıyorum ama gönderemiyorum. Hatta bazen, kağıda dökülmüyor cümleler ama yazılıyor, zihnimde yazıyorum. Bu satırları ise dün gece yatağa girip yatakta dönüp dururken yazdım sana, zihnimde… Şimdi yaptığıma bir nevi dikte diyebilirsin.

Aylar oldu, kimseyle görüşmüyorum ve hayatımda, zorunlu haller dışında birkaç insan var sadece. Biri, yıllar önce bıraktığım yerden, bıraktığım benden kalan, tesadüfen bulduğum bir arkadaşım. Diğeri yine o bıraktığım yerden, bıraktığım yerde kalmayan, hayatımın her anında, ama uzak ama yakın kalan bir kadın ve sonuncusu yeni tanıdığım, tanımaktan memnun kaldığım ve farkında olsun ya olmasın bana bir şeyler katan bir arkadaşım, hepsi bu işte, bu kadar…

Sen bile yoksun düşünsene, yoksun ve bana kızacak mısın bilmiyorum ama daha uzunca bir süre olmayacaksın. Anlamışsındır belki böyle olacağını, anlamış olacağını tahmin ediyorum. Bana yazdığın, eminim yazarken sarhoş olduğun o cümleden sonra sana bile cevap yazmadığım için tahmin etmişsindir. “Seninki aradı” demiştin, “biri mi ne varmış arayacakmışsın” diye eklemiştin ama kelimeler böyle düzgün değildi…

Kelimeler düzgün değildi ama sen bana göre daha düzgün durdun be kardeşim. Benim kelimelerim düzgün de ne oluyor sanki? Baksana düzgün duracak bir düzlemim bile kalmadı. Bu şiir de buradan geldi aklıma zaten ve “gönderilmemiş mektuplar gibiyim, her defasında yeniden yazıyorum beni ve her defasında yeniden buruşturup çöpe atıyorum” derken buldum kendimi; bir kez daha buruşmuş bir halde bir çöp tenekesinin içindeyken.

Ne düşünüyorum biliyor musun? Yalan çürütüyor… Evet, bunu düşünüyorum ve insan buruşmuş bir kâğıt gibi çöpün içerisindeyse, kâğıt yalanlarla doluysa, kokuşmaya başlıyor. Kokuyorum ve korkuyorum ve belki de bu yüzden her gün, sayfalarca yazıyorum, gerçeği bulmak için…

İzmir’de, öylesine, sıradan, herhangi bir barda içiyor olsaydık, sen her zamanki gibi ilk biranı, ben daha dalgın düşüncelere dalmış ve başımı bardağımdan kaldırmamışken bitirmiş olacaktın ve “dostum, doğrusu da bu!” diyecektin, biliyorum. Ardından, “bizler, hayatı teorik olarak kavrayabildiğimiz zaman üstün oluruz!” diye ekleyeceğini bildiğim gibi...

Biliyorum evet, eminim. Üstelik ben de sana hak verecek, kesinlikle öyle diyecek ama dediğimle kalacaktım. Daha önce de öyle oldu ve artık bunu teorik değil ampirik olarak öğrendim ve bu yüzden kesin olarak biliyorum. Ne çok şey biliyorum değil mi? Ne çok şey için “biliyorum” diyorum! Ama, bildiğim pek çok konuda yanıldığımı da biliyorum.

Yanılıyorum çünkü ben istemesem de yalana bulaşıyorum ve bir yalan bir doğruyu götürmüyor, bu kadar basit ve kolay değil. Bir yalan bütün doğruları yiyip bitiren kanserli bir hücre gibi, yavaş yavaş, yayıla yayıla öldürüyor. Bir yalan, bütün doğruları götürüyor… Yalan, çürütüyor, çürüterek öldürüyor…

Daha kötüsü ne biliyor musun, yalan hep haklı çıkıyor ve seni arayan “benimki”nin dediği olacak gibi görünüyor: çürüyeceksem sonuna kadar çürümeliyim. Yok olmalı, toprağa karışmalı ve beklemeliyim. 

Anlıyorsun değil mi beni? Anla ne olur! Kızma, kimse kızmasın…

Beklersin değil mi? Bekle ne olur! Herkes beklesin…

Ve karıştığım toprağa tohumlar serpiştir, serpiştirsinler ve ben eğer yaşayacaksam, kendi toprağına yağan bir yağmurla, bambaşka bir şey olayım…

Dostun…

1 yorum:

  1. tesekkurler zaman ayırıp okuduun için. yazın dunyası kardeslere ihtiyaclı. umutlara gebe. beraberce bir desteğin icinde bulunmak dileğiyle

    YanıtlaSil