İçinde öyle hoş bir aşk hikayesi yok. Ya da ne bileyim, size hayata dair çok bilindik, çok sıradan, hayatın sırını ortaya koyan ve bunu bütün kitaba yediren bir ana tema da yok. Hayat var evet, hayat olduğu kadar da ölüm de var ve zaten hayatın olduğu her yerde ölüm de var, çok basit bir gerçek ve çok gerçek bir gerçek…
Üstelik eski de bir kitap, ’98 yılında basılmış ama bulunabiliyor. Bulunabilmesi, okunmadığı için olabilir. Belki de içinde yukarıda söylediklerim artı bir dolu reklam kampanyası, okumadan yazılan okuyun mesajlı köşe yazısı falan da olmadığı, Nobel ödüllü dünya çapında bir yazar olmadığı için bulunabiliyor, yani bu yüzden okunmuyor, olabilir…
Bir kadın gazeteci, elinde kayıt cihazı görüşmeler yapıyor ve kitabın bölümleri bu görüşmelerden oluşuyor. Bir film yönetmeni, kayıp ya da esir ya da ölü, bilinmiyor ve gazeteci onun izini sürüyor, bilmek istiyor. Film şirketindeki yapımcıdan başlayarak, yaşlı bir gazeteci, tek kolunu savaşta kaybetmiş bir Albay ile devam edip yönetmenin yaşadığı kasabadaki papaza kadar uzanan görüşmeler, bunların kayıtları ve arada çok az gazetecinin yorumları… kitap bu işte, böyle bir şey ve kitabın arka kapağındaki ifade ile roman geleneğine bağlı bir serüven.
Hakkında hemen hiçbir şey okumamıştım, okumadım. Hatta bu kitaba kadar ne yazarını ne de kitabını bilmiyordum. Belleğimde belli belirsiz, okuduğum bir kitapta gördüğüm bir epigraf var, kitabın adını oradan not almış olmalıyım.
İlk başlarda anlayamıyorum, hem romanın biçimini hem de olayları, karmakarışık geliyor her şey ve belki de bu yüzden hep yaptığım şeyi yapmalıydım ve anladığım yerde başa dönüp baştan okumaya başlamalıydım; ama olmuyor. Çünkü kitap anladığım yerde beni tutuyor, konuşmaya ihtiyacı olan bir dostunuzun bir kahve içelim öyle git deyip konuşarak sizi sabaha kadar tutması gibi, tutuluyorum.
Altını çiziyorum, altını çizdiklerimin bir kısmını notlar şeklinde kaydediyorum ve onları Notlar’a koyarken bir kez daha okuduğumda kitabı neden çok sevdiğimi anlıyorum ama bunu kendime saklıyorum.
Kitabın arka kapağından;
Romanın gizemli kahramanı Henri Lanvern, Tayland'da bir film çevirmektedir... 1978 Haziran'ında bir akşam film ekibini toplar ve ertesi gün eski bir dostunu aramak üzere Laos'a gideceğini söyler. Daha sonra hiçbir yerde izine rastlanmaz.
Kimdi bu adam? Neden ortadan kayboldu? Başına ne geldi? Bir kadın onun izin sürerek, polisiye, psikolojik ve tarihsel bir araştırma yapar: Henri Lanvern, Dien Bien Phu'dan komünistlerin iktidarı ele geçirmelerine kadar Vietnam'da birçok olayın içinde bulunmuştur otuz yıl boyunca. Henri Lanvern, çağdaş trajedilerden birinin hem tanığı hem de "oyuncusu" olarak, araştırma (roman) boyunca, fotoğraf kağıdında görüntülerin ortaya çıkması benzeri yavaş yavaş belirginleşir. Henri Lanvern tam anlamıyla bir serüven adamıdır; hayatın, ölümün ve aşkın üzerine gözünü kırpmadan yürür.
Yukarıda, insanlık durumunun gerçek, mistik ve metafizik boyutlarının sergilendiği, insan kimliğinin ateş çemberinden geçtiği, soluk soluğa okunacak bir roman. Roman sanatının köklerine, "serüven romanı" geleneğine bağlı. Tutkulu öyküsü aynı zamanda çağımızın da öyküsü.”
Not: Yazarın diğer kitapları Can Yayınları tarafından daha önce yayınlanmış ancak şu anda baskısı olmadığından bulunamıyor, bulamadım…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder