8 Ekim 2008 Çarşamba

Basmayın Ulan Üstüme! (Öykü - 18)

Bu öyküdeki olayların ve kişilerin gerçekle hiç bir alakası yoktur. Zaten gerçekle alakası olan ne kaldı ki?

Tüm gün içimde bir sıkıntı vardı zaten. Şu benim yeğenlerin izlediği çizgi filmdeki çocuğun söylediği şey geliyor aklıma ve ben de kendime uydurup tekrar ediyordum arada: “yirmi bir yaşındaysanız ve askerseniz her an içinizde bir sıkıntı olur…”

Neyse, hoşunuza gitmedi sanırım ama şu anda hoşunuza gidip gitmemesi umurumda bile değil. Karargâhta çalışan tertibimin de tüm gün duyduğu haberler hoşuna gitmemiş biliyor musunuz? Hatta bu hoşa gitme sözünü o duysaydı, “hoşunun da a…”  diye başlayan iyi bir küfür savururdu yüzünüze. “Ulan puşt tertip bu sıkıntıyı da içime senin söylediklerin soktu” diyeceğim ama şimdi o da belki benim gibi birilerine son sözlerini yazıyor, hatta yazmış ve gitmiş olabileceğinden, babamın sözleriyle, ölenin arkasından kötü konuşmayayım.

Şimdi fark ediyorum da Ercan Üsteğmenimin de sıkıntılı bir hali vardı tüm gün ama yine de her zamanki gibi baba bir adam olduğunu gösterdi ve bizimle geyik bile yaptı. Neredesin acaba şimdi komutanım? Niye insan tek başına ölüyor ki? Şimdi komutanım yanımda olsa, yine babacan tavırlarıyla konuşsa, ben de konuşsam ve öyle ölsem ne güzel olurdu.

“Oğlum Kenan, sen de iyice saçmalamaya başladın. Bu ölmek sana yaramadı, ölmenin güzeli mi olurmuş!”

“Olmaz değil mi komutanım?” Bak adamın adını andım, sanki sesi kulağıma geldi. Harbi insan böyle olur işte, yanında yoksa bile yanında hissedersin. Bizim Ercan Üsteğmen kesinlikle çok harbi bir adam.

Dur bakalım, madem yanımdaymış gibi sesi geliyor kulaklarıma, gün boyu ve çatışma süresince aklıma gelen birkaç şey sorayım komutanıma. Bakalım yine konuşuyor gibi olacak mı?

Komutanım, tüm gün içimizde bir sıkıntı vardı da bir şeyler olacağı belli miydi yoksa? Yardım gelir zannediyorduk ama gelmedi. Niye gelmedi komutanım? Teröristler çok kalabalıkmış komutanım, bizim muhabereci alt tertip söyledi. “Oğlum, bir şey var ama anladıysam tüm bölük beni s…” diye de ekledi. Bir şeyler var mıydı komutanım? Peki niye son ana kadar kimse yoktu komutanım? Bir uçak, bir helikopter bile görmedik komutanım.

Ulan ne salak adamım, komutan bir kere konuşuyor gibi oldu diye gene olacak zannedip soru soruyorum. Bizim İbrahim Uzman Çavuş’u da sor olmazsa. Valla ha, en son benim yanımda değil miydi İbrahim Uzman? “Oğlum Kenan, sen bir tezkereyi al, ilk fırsatta senin yanına, Adana’ya geleceğim. Şu senin hatunlardan birini de bana ayarlayacaksın tamam mı?” demişti bir ara, pencerenin yanındaki duvarın dibine çökmüş şarjör değiştiriyordu. “Emredersiniz komutanım!” dedim mi? Dedim galiba ama o hatunlardan birini bile kendime ayarlamadım ki sana ayarlayayım demedim. İbrahim Uzmanım, bizim adımız çıkmış. O kadar çok muhabbetini edersem, şu kızı şöyle yedim, bu kızı böyle götürdüm diye anlatırsam ballandıra ballandıra tabi çıkar. Ama komutanım, ben daha hiçbir kadını s…medim ki! Anlattıklarımın içinde bir tek Hatice gerçekti ama onunda göğüsleri anlattığım gibi değil, tahtaydı. Gerçekti dediysem, kız gerçekti de benim yaptığımı söylediklerimi attım biraz. Altı üstü, bizim uyuz fizikçinin dersinde, Hatice’nin arka sırasındayken, sıranın altından bacaklarına dokundum da o da ses etmedi ama ben o kadar heyecanlandım ki s…sem o kadar zevk almazdım. Nasıl bir şeydir acaba? Bizim teyze oğlu Mustafa demişti askerden önce, seni kerhaneye götürelim oğlum diye ama ayarlayamadık bir türlü.

Aaah, ah! İç çekmiyorum, yani hiçbir kadınla birlikte olmadığım meselesine değil ahlarım. Az önce, nefes alırken, ciğerlerime bıçak saplanır gibi oldu. Sanki biri benim üstüme basıp geçiyordu.

Aklıma kim geldi biliyor musunuz? Benim çalıştığım yerde yazları gelip çalışan, işyerinin ortaklarından birinin de uzaktan akrabası olan bir Sezer Abi vardı. Üniversitede okurdu ama yaz tatillerinde de para biriktirmek için bizim orda kalfalık yapardı. Bir gün yemekhanede masasına oturmuştum. Mustafa Abi’yle konuşuyorlardı. “Üstünüze basıp yürüyorlar oğlum. İt gibi de farkındasınız bunun; oysa şöyle bir kalkmaya çalışsanız, atarsınız üzerinizden ama siz kalkınca onları da omzunuza alır daha da tepenize çıkarırsınız.” Böyle demişti Sezer Abi. Gerçi ben ne demek istediğini anlamamıştım ama şimdi sırtıma da yayılan ağrıyla geliverdi aklıma birden.

Şimdi gene bizim Ercan Üsteğmeni bulup da sorsam, desem ki komutanım, biz şimdi ölüyoruz ya, beni de sırtımda bir ağrı var ya bizim de üstümüze mi basıyorlar acaba?  

“O ne demek oğlum Kenan, ben bastırır mıyım askerimin üstüne!”

Aha, gene konuştu. Çok baba adamsın be komutanım, harbiden baba adamsın, ölürken bile adamı yalnız bırakmazsın. Bastırmazsın değil mi komutanım? Ama ya basarlarsa komutanım?

“Bastırmam oğlum bastırmam. Ne bir dış mihrakı ne de içerdeki hainlerin hiç birini vatan evlatlarının üstüne bastırmam.”

“Ama komutanım, sen bastırmazsın, sana güvenim tam da nasıl oldu da bu teröristler buraya kadar vatan toprağına basa basa, göz göre göre geliverdiler? Hani evimizin içi gibi görüyorduk onları komutanım?”

Ses yok! Bu defa kesin bir daha dönmeyecek Ercan Üsteğmenim. Beni bırakma komutanım, gerçi Allah razı olsun bu dakkaya kadar yanımda olman da büyük babalık ama gittikçe çekiliyor kanım, keşke biraz daha kalabilseydin.

“Konuşma oğlum Kenan, sus artık. İnsanlar yalnız ölürler, bırak da ben de yalnız öleyim. Sen de ölürken bak başının çaresine.”

“Emredersiniz komutanım.”

Başka ne diyebilirdim ki, sustum komutanım sustum ama bir de içimi susturabilsem. Sırtımdaki ağrı da gittikçe artıyor. Basmayın ulan sırtıma… Kimse duymaz ki! Komutanım da gitti.

Gözlerimin önünü de yavaştan kararmaya başladı. Şimdi bunlar benim üstüme basıp, hatta hoplayıp zıplayıp Amerikalılara kendilerini mi gösterecekler. Ah bir kalkabilsem, basmayın ulan sırtıma…

O ne! Özge senin ne işin var burada. Komutanım herkes yalnız ölür demişti bana Özge, benim de yalnız olmam, yalnız ölmem gerek. Sen git ne olur! Ya da gitme, dur sana bir şey söyleyeceğim, şey, Özge ben var ya, şey, sana aşığım biliyor musun? Kaç gece, kaç gün seni hayal ettim. Susuyor musun? Susma, bir de ne olur üstüme bastırma olur mu?  

“Ben de onu söylemeye geldim Kenan. Keşke elimde olsa ama değil. Bizim sokakta bir kız vardı, Hasan Amca’nın kızı Zehra, hatırladın mı? Hani, Siirtliydiler. İşte onun abisi vardı, seninle aynı okuldan, adı Mehmet.  Mahallede bir kavgaya karışmış bugün, sen misin Siirtli olan diye onun da üzerine basmışlar, ölmüş…” dedi Özge ama neredesin Özge! Gitmiş, ama bana cevap bile vermeden gitmiş. Benim suçum değil Özge, ben de istemezdim ve eminim o da benim ölmemi istemezdi…

Anam, anacığım, Özge mi getirmiş acaba onu buraya? Ne güzel bakıyorsun bana. Sırtımdaki acı çekilmeye başlıyor yavaşça. Anam, iyileştiriverdi beni bakışların bile. Ne kadar güzel bakıyorsun, umut veriyorsun bana! Gül öğretmenim olsaydı, ne güzel şiir yazmışsın der miydi bana?

Bak öyle ana, hep öyle bak. Bakışların, gözün arkada kalmasın oğul desin bana. Gözüm arkada kalmasın ana, üzerime bastırma ana. Üzerime basıp siyaset yaptırma ana, insanları bir birine düşman ettirme, komşunun çocukları da ölmesin, benden sonra asker gidecek kardeşim Sinan da…

Gözlerim kapanıyor, sırtımda yük artıyor. Bir kalkabilsem, bir silkelenebilsem, silkeleyebilsem üzerimdekileri…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder