5 Ekim 2008 Pazar

Bir Garip Karşılaşma, Bir Garip Diyalog (Öykü - 17/2)

1. Bölüm (Şeffaf Bir Eşiğin Önünde... (Öykü - 17/1)

2.      Bölüm 

“Vay, askere gitmişsin sonunda ha?”

Bu, şimdi, yıllar sonra yeniden karşılaştığımda duymayı bekleyebileceğim bir soru değildi.  Gözlerini yere eğmiş arada kaçamak bakışlar atarken sormuştu bunu bana. İnsanların gözlerinin içine bakmayı beceremiyordu. Belki de biriyle konuşurken başka bir yöne bakıp düşünür gibi yapması da bundandı. Bilmiyorum, bunu ancak şimdi düşünebiliyorum. Belki de insanların gözlerini, gözlerindeki anlamları okumayamıyordu. Ama karşısındakilerin, onun gözlerinden başka şeyler okuyabileceğini biliyor olmasa da seziyor olabilirdi ve kaçtığı başkalarınınki değil kendi gözleriydi.

Neden ilk söylediği bu olmuş ve nereden bilmişti askere gittiğimi? Bunu gösteren, bunu anlamasını sağlayacak hiçbir iz taşımıyordum. Üstelik, bunun üzerinden çok zaman geçmişti ve tüm izler silinmiş olmalıydı.

“Şey, kilo almışsın da o yüzden sordum. Hani, askere gidene kadar hep zayıf bir adam olacağım derdin ya…”

Benim sessizliğimden çıkardığı sonuca bir cevap olmalıydı bu sözler. Yok öyle olamaz, böyle şeyleri anlayabilecek biri değildi. Hatta, insanlarla kurduğu ilişkilerde, biraz dandun, patavatsız biriydi. Yüzü de kızarmış ve sanki beni görür görmez bunu sormuş olmasına pişman olmuş ve yanlış mı yaptım acaba diye telaşlanmış gibiydi. Sadece yüzü değil, sesi de, kurduğu ikinci cümleyi söyleyiş biçimi de bunu işaret ediyordu.

Utangaç bir hali vardı ve hayallere dalan bir insana benziyordu. Hep öyleydi demek istiyorum, hep hayaller kuran, o kurduğu hayallerin içinde yaşayan, hayallerin saflaştırdığı bir insan…

“Evet, on kilo kadar aldım” diyebildim sonunda gözlerinin içine bakmaya çalışarak. Peki, benim sesim neden böyle boğuk, boğazına bir şey takılmış biri gibi çıkmıştı? Girip girmemek konusundaki tereddüdümün üstüne, karşılaşır karşılaşmaz bana ilk söylediği şey sebep olmuş olmalı buna. Oysa hiç öyle biri değilimdir, hiç kimsenin karşısında böyle ezik çıkmaz sesim. Karşımda kim olursa olsun, sesim hep ölçülü, bakışlarım ve mimiklerim kendime duyduğum, altı boş ya da dolu, güvenin dışavurumudur. Onun gibi zayıf karakterli insanlar ezilirler bu tavrımın etkisinin altında.

Yine düşüncelere daldım ve sessizlik sürüyor. Ne kadar zaman geçti acaba? Yoksa, bana başka bir şey söyledi de ben dalgınlıkla kaçırdım mı bunu? Hiç iyi değil benim bu halim, böyle olmamam gerekirdi ve ben böyle biri değilimdir. Bu yüzden, bir an önce bir karar vermeli ve, ya hemen çıkıp gitmeliyim ya da hiçbir şey düşünmeden, düşüncelere dalmadan konuşmalı ve sohbeti bu durağanlıktan çıkarmalıyım.

Eğer ikincisine karar vereceksem, rüzgarlı bir günde kıyıya vuran dalgalar gibi olmalı bu konuşma, karşıdakine çarpmalı, geri dönmeli ve tamamen geri dönemeden yeni gelen öbür dalgaya karışıp yeniden vurmalı kıyıya. İki dalga arası çok kısa geri çekilmeler yeter bana ve bunca yıldan sonra karşılaşmışken, konuların birbirinin arasında kaybolarak karışması da çok doğal... Hem bu konuda zorlanmayacağıma eminim, çünkü o konuşmaya başladığında, hele bir de günündeyse, soluk almak bile mümkün olmayacaktır.   

“Bak bunu ben unutmuşum, iyi hatırladın ve gerçekten de öyle oldu. Askerden geldiğimden beri aldım bu kiloları. Sahi, kaç yıl oldu?” diyorum.

“Abi, valla, on yıldan fazla oldu. Demek on yıldır hep aynı kaldın.”

“Yok, hep aynı kalır mı insan? Yani, kilo olarak evet, askere kadar hemen hep aynıydım ama hem yaşlandım artık, hem de çok şey yaşadım…”

“Yaşlandın mı? Bence hiç de öyle değil. Yani öyle göstermiyorsun. Hani sanki daha da gençleşmişsin. Hatta benden daha genç görünüyorsun. Buna sevindim ama! Bunu kötü şeyler yaşamadığının ve hayatında her şeyin yolunda olduğunun işareti sayıyorum.”

Keşke öyle olsaydı. Bunu sadece aklımdan geçiriyorum. “Ama öyle değil” diyerek devam ediyorum. “Çok şey, kötü şeyler yaşadım. Biliyor musun, bunu söylediğin için acaba gamsız bir adam mıyım diye düşünüyorum. Hayır, sadece sen söylediğin için değil, genelde pek çok kişi böyle söylediği ve senin söylemen hepsinin ötesinde gerçeğe yakın olduğu için buna daha fazla ikna oluyorum.”

Son söylediklerim, niyeyse onda garip bir özgüven yaratmıştı. Yüzüne de yansıyordu bu konuşmasına da. Hatta gözleri gözlerimin içine değerek ve hafif alaycı konuşuyordu; “Abi, Türk filmlerinden fazla etkilenmişsin. İnsanlar yaşadıkları sorunlar nedeniyle öyle hemen çökmezler. Yani, öyle bir sabah kalktığında tüm saçlarının ağardığını görmezsin.”

Ben hep Türk filmi tadında bir yaşam istedim diye geçiriyorum aklımdan. Bunu söyleyemem, kastettiği şey bu değil zaten. “Öyle, yani evet o filmlerden çok etkilendim ama benim kastettiğim şey bu değil. Çünkü bir değil, onlarca, yüzlerce gece geçirdim, uykusuz ya da kabus dolu, sinir krizleriyle uyandığım geceler…”

“Ama bence insan iradi bir varlık ve sen de bu konuda hep böyle düşünürdün. Yani, senin, insanlar neden psikologa giderler ki dediğini hatırlıyorum. İnsanın, içinde tüm sorunlarının çözümünü taşıdığını söylerdin.” Kendine güveni iyice artmış olmalı, az önceki, sesindeki dalgacılığının yanına ukalalığı eklediğini hissediyorum.

“Hayır, o sendin, tüm sorunların, sorunlarımın içimde taşıdığım çözümü sendin” dedim ama neden söyleyiverdim ki bunu şimdi. Peki, bunun bir nedeni de sorunların kaynağının da sen olmandı diye eklemeli miyim? “Senden kaynaklanıyorlardı çünkü!” diyebildim zira fazla düşünmeden konuşmaya karar vermiştim.

“Ben mi?” deyip başını yan tarafa, pencereye doğru çevirip, dışarıdaki bir noktaya dikerek gözlerini, susuyor. Düşünüyor mu? Yoksa, bu cevap yeterli demek mi oluyor susuşu? Ama hani böyle olmayacaktı, konuşmamız akıp gidecekti. Neyse ki fazla sürmüyor bu hal ve başını bana çevirmeden konuşmaya devam ediyor. “Aradan geçen bunca yılda da ben mi vardım? Belki ilk zamanlar ara ara evet ama bütün bu yıllar düşünüldüğünde nasıl benden kaynaklanıyor olabilir ki? Herkes beni suçluyor zaten!”

Bir yanı gayet olgun ve makul diğer yanı çocukça bir saflık taşıyan bu sözlere nasıl bir karşılık verebilirim ki? “Ben seni suçlamıyorum. Suçlu da aramıyorum zaten, aramam. Benim için suç önemlidir” desem de bunun kaçamak bir cevap, lafı dolandırmak olduğunu fark ettiğim için bir an susuyorum.  “Yanlış anlama, sadece söylediğin, bana hatırlattığın şey… Neyse işte, bugün buna inanmıyor olmadığımı düşünmekten hiç hoşlanmadım. Çaresizlik değil de o çaresizliğin farkında olmak koyar insana. Hayat kişinin kendisinden ibaret olsaydı evet irade bir işe yarardı ama lanet olsun ki değil. Biliyor musun belki de hükümdarlar, krallar, padişahlar ya da tanrılar bu yüzden var olmuşlar; herkesin iradesine hükmetmek için, herkesi hiç kimse yapmışlar. Bunu en iyi sen anlayabilirsin, tanrılığa özendiğin için…”

“Tanrılığa özenmek mi? Ha ha, ben mi? Tanrılık ha!” Gülmesi samimi geliyor bir an ve ben aynı anda çok mu abarttım diye düşünürken yüzündeki gülücükler sönüyor yavaş yavaş ve düşünceli bir hal alıyor. Hemen ardından yine kayıyor bakışları; ama bu defa dışarı değil, vitrindeki şişelere doğru, özellikle de kırmızı şarap şişesine doğru bakıyor, susuyor…

Hiçbir şey düşünemiyorum ve dakikalar geçiyor. Su gibi boşalıyor üzerime düşünceler ve ben aşağı, ayaklarımın dibine baktığımda kapkara bir su birikintisi görüyorum. Öyle ki deliği bile tıkamış ve gittikçe yükseliyor sular. Boğulabilirim…

2. Bölümün Sonu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder