Sevgili Kardeşim,
Aslına bakarsan içimden geçen, “sevgili yazar kardeşim” diye başlamaktı ama bir anda vazgeçtim. Nedenini söylemeyeceğim; ama bu sadece anlatmayı beceremeyecek olmamdan kaynaklanıyor. Zira ilk cümleyi yazdıktan sonra bir süre düşündüm ve herhangi bir cümle bulamadım açıklamak için.
Bugün yolda yürürken, aklıma, Sartre’ın olduğunu hatırladığım, “biz kavramları bir kez yaratırız, kavramlar bizi her defasında yeniden yaratır” sözü geldi. Söz tam olarak böyle değildi belki ama kendimi ifade edebildikten sonra sanırım bir önemi yok. Şu an için önemli olan bu söz ile birlikte senin de aklıma gelmen ve sana yazmaya karar vermiş olmam. Ben de öyle yapıyorum.
Bazen geveze bir adam olduğum doğru ama sözlerimi çok uzatmak niyetinde de değilim. Uzatmıyorum…
İsimler önemlidir değil mi? Adlandırmalar, kavramlar ve onlara yüklenen anlamlar önemlidir? Bazen düşünüyorum da eğer insanlara, bir yaşa geldikten sonra, kendilerini en iyi ifade ettiklerini düşündükleri ismi ikinci bir isim olarak alma hakkı verilse neleri tercih ederdik? Senin, benim ve diğerlerinin şu internet âleminde kullandığımız adlara bakmak bu konuda cevap olabilir belki ama yine de bunlar sanal dünyanın, sanal karakterlerinin adları olduğundan, her an değiştirilebilir. Değiştirilir ve unutulur gider.
Bazen de adlar değiştirir. Yağmurun, yüze değen o saflığın, yüze değil de toprağa düşmesi gibi. Yağmur yere değer ve çamur olur. Benim gibi…
Neyse, üç nokta koymakla iyi yaptım. Dedim ya bazen geveze bir adamım ve herhalde bu üç noktayı icat eden değerli büyüklerimiz benim gibileri düşünmüşler ve üç noktayla çözmüşler olayı…
Senin adının da böyle bir yanı var. İşte ben de seni, yukarıda yazdığım Sartre’ın sözü vesilesiyle böyle hatırladım. Adın, kendini ifade etme biçimin geldi aklıma. Sen bir ad yaratmıştın kendine ve o ad seni defalarca yeniden yaratıyordu. Sonra sordum kendime, insan ne kadar bir ad yaratmış olursa olsun kendine ya da bir ad ne kadar yaratmış olursa olsun insanı kerelerce, adın kendisinin bir, evet bir yani tek anlamı yok mu? Yağmurun, bulutun, akarsuyun ve hatta toprakla yaratılan çamurun içinde ve özünde su olması gibi…
Seninle görüşmediğimiz bunca uzun zamanda, seni hep uzaktan izledim, izimi belli etmedim. Benim için, sevmek, değer vermek, dışavurumsal olmak zorunda değildi, olmadı. Ama biliyordum ki insanın duyguları dışavurumsallığı özlerinde taşırlar. Hele, insanın karakterinin bir parçası olmuş duyguları, şımarık çocuklar gibi, her an kendini göstermek için didinip durur. Çocukluğumdan kalma bir şey belki, bilmiyorum, ama şımarık çocukları hiç sevmiyorum…
Seni seviyorum, önemsiyorum ama sendeki, senin içindeki, karakterindeki şımarık çocuğu sevmiyorum. Bu kadar doğrudan yazıyorum, bu kadar açık, sevmiyorum. Sana bakıp bana baktığını görüp bakmıyor gibi davrandığını fark etmekten nefret ediyorum. İçindeki “kariyerizm”den, içinden her çıkışında rahatsız oluyorum. İyi niyetli görünen çabalarının altında yatan, seni mutlu eden, çevrendeki insanlara yaklaşımını kullanmak ekseninde belirleyen yanına gözlerimi kapatamıyorum. Keşke mümkün olsaydı, olmuyor…
Bunu anlayabileceğini umuyorum. Bu, sendeki, kendini gerçekleştirme ya da kendini ispat etme çabasından farklı bir şey ve sonuçta sen iyi bir insansın ama bu sana da zarar veriyor. Durgun bir nehirde, yavaş bir akıntının içinde, içinde bulunduğun sandalda rahat ve keyifli bir yolculuk yapıyorsun ama bir yere kadar… Eğer bu içinde hırçın hırsın devam ederse, belki daha sağlam bir sandalın olacak ama yeni bir akıntıda, kayaların arasında, dayanamayacak…
Üniversite yıllarında, uzun zamanlar arkadaşlık ettiğim bir arkadaşım, bir kadın, bir gün, öğlen arasında, kantinde çay içerken, durdu, yüzüme baktı ve “biliyor musun, senden hayatım boyunca hep nefret ettim. Bu tavırların, bana dair yargıların, bana yaptıkların… hepsinden nefret ediyorum!” dedi ve gitti. O kadını geçen gün metroda gördüm tesadüfen. Kitap okuyordum, yanıma bir kadın oturdu ve adımı söyledi. Döndüm, O’ydu, elimi sıktı, bacağıma vurup o hep şen şakrak hali ile sanki daha dün görüşmüşüz gibi muhabbete başladı. Gözlerine baktım, beni gerçekten ve hep sevdiğini, bana ve dostluğuma hep değer verdiğini gördüm. Gözlerine baktım ve hayatımda hiç kimsenin bana, bana duyduğu nefretini söyleyecek kadar değer vermediğini fark ettim.
Uzatmayacaktım değil mi? İşte böyle, biz biziz ve ne yaparsak yapalım içimiz dışımıza bir şekilde çıkıveriyor. Eğer bir insan gevezeyse ve kendisi gibi birine yazıyorsa, şu şarkıda söylediği gibi “kalem yazar, tükenmez…” Aynen öyle…
Sevgiyle kal…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder