23 Aralık 2008 Salı

Zamanın Penceresinde... (Erkeklik Günlüğü - 2)

22.12.2008 Salı

Dün yine zamanın penceresinde oturup seyre daldım. Bir pencere, evet, tam olarak bu ve bir de insan. Ya da şöyle söylemeliyim, bir insan bazen bir pencere, zamanın penceresi. Öyleydi ya da böyle hissettim…

Görüşmeyeli neredeyse bir buçuk yıl olmuştu. Bir buçuk yıl önceki, sokakta bir rastlaşmaydı; ayaküstü bir iki laf edilen, görüşme temennileriyle biten bir karşılaşma. Bu defaki daha uzun oldu. Neredeyse, üç saat oturduk ve şartlar uygun olsaydı daha da uzun oturabilirdik. 

İki farklı mekânda oturduk ve ilk gittiğimiz yer, pencereden başımı uzatıp dışarıdan bir nefes alıp rüzgârı hissetmeye çalışmak gibiydi. Zamanın penceresinden - ki bazen de o pencere bir mekân - başımı uzattım ve rüzgârı çektim içime, geçmiş bir rüzgâr gibi girdi içeri,  içime. Sonra, kapandı pencere ve içerideki yeni havayla pencerenin camından seyrime devam ettim.

Yıllar önce gelmiştim buraya. Yeni açılmış sayılırdı ve ilk geldiğimde henüz pek kimse bilmiyordu. Zaten yer yer tadilat ve temizlik devam ediyordu. Eski bir Ermeni tüccarının konağıymış, öyle söyleniyordu. Evli bir çift, burayı, biraz çeki düzen verip kafeterya olarak işletmek istemiş ve öylesine yıkık dökük duran bu eski konağı çok uygun fiyata kiralamış. Ortada geniş bir avlusu olan ve avlunun dört tarafında altlı üstlü odalardan oluşan eski bir yapı. Onlarca oda varmış; kimisi iç içe, altlı üstlü onlarca oda ve ortasında, küçük, şirin ve çalışmayan fıskiyeli bir havuz bulunan,  yazın hiçbir odayı kullanmaya gerek bırakmayacak kadar geniş bir avlu, avlunun üstünde asmadan bir tavan...

Burayı kiralayan çift kiraladıktan kısa bir zaman sonra o odalardan bir ikisinin temizliğine öncelik verip bir an önce çalışmaya başlamak istemişler. İlk gittiğimde oturduğumuz oda bunlardan biriydi. Tavanda bir resim gösterdi ev sahibesi bize, temizleyince çıkmış bunlar ortaya…

Pencere kapandı.

Karşımda, garsona istediğimiz çayların nasıl olması gerektiğini tarif eden Turan var. Garip! Adet yerini bulsun, ayıp olmasın, buralara kadar gelmişken görmeden gitmeyeyim diye ayarladığım, en çok yarım saat, kırk beş dakika oturur kalkarım dediğim görüşmenin hemen başında ağzımızdan çıkan cümleler telaşlı bir isteklilik taşıyordu. Ben soruyordum, o cevaplıyordu, o susuyor ben konuşuyordum. Laf lafı açıyor, söz dolaşıp duruyor en çok da kitapların üzerinde geziyordu. Kelimeler, bir kütüphanede, kitap raflarının arasında, o kitaptan bu kitaba dolaşıyor sonra yazı oluyordu. Yazmaktan bahsediyorduk, yazdıklarımızdan… Söz dönüyor dolaşıyor, arada kütüphanenin dışına çıkılıp bir sigara içiliyordu. Geçmişten, geçmişte yaptıklarımızdan, tanıdığımız insanlardan, o insanların neler yaptığından bahsediliyordu. Dışarıdaydık, sigaralardan iki nefes çekiliyordu ama soğuk olduğu için bitmesini bekleyemeden içeri giriliyordu, içeri, kitapların arasına…

Pencerenin perdesi çekiliyor.

Telefonum çaldı. Gecenin o saatinde müşterilerimden biri arıyordu. Arabadan bilgisayarımı almam ve bir yerden internete bağlanmam gerekiyordu. Kısa sürecek bir işti ve Turan’a onu halletmeye beraber gitmeyi, sonrasında da muhabbete devam etmeyi önerdim. Kabul etti ve işimi hallettikten sonra, başka bir mekâna gittik. Bu şehir için oldukça lüks ve pahalı bir yerdi geldiğimiz yer ve artık bugündeydik. Pencere duruyordu ama perdeler örtüktü. Pencereden, zamanın penceresinden görülen, sadece, arada sırada yoldan geçen arabaların ışıklarının geçici gölgeleriydi.

Aylarca tımarhanede kalmış, öyle söyledi ve ben bunu duyduğumda, ilk başta şaka yaptığını düşünmüştüm, değilmiş. Askerdeymiş, üç ay sonra başlamış dolaşmaya, o hastaneden bu hastaneye, onun tabiriyle, o tımarhaneden bu tımarhaneye… Dolaşmış durmuş, en sonunda dolaştıranlar da yorulmuş ve vermişler çürük raporunu eline, çürükmüş ve yine onun tabiriyle bu hayat onu çürütmüş. “Ama yalnız değilmişim” diyordu, “çok insan tanıdım benim gibi, tımarhaneler benim gibi insanlarla dolu.” Öyle insanlar varmış ki okumaktan delirmiş, yazmaktan duramaz olmuş.

Kendini düze çıkarmaya mı çalışıyordu? Bilmiyorum, bilemiyorum çünkü başka bir şey düşünüyorum. Bir an perde açılıyor yeniden,  aynı anda da pencere, içeri giren gelecek üşütüyor, titriyorum. Dışarı çekiyor beni, damarlarımdan kan çekiliyor. Tutunmak zorundayım yoksa pencereden, zamanın penceresinden düşeceğim. Üşüyorum, gelecek üşütüyor beni. Sanırım deliriyorum ve delirmemek için de yazıyorum…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder