15 Aralık 2008 Pazartesi

İçimde Bir Fahişe... (Öykü - 21)

Uyandığımda saat sekize geliyordu. Gözlerimi açıp yatağımın yanındaki pencereden, tül perdenin altından dışarı bakmak için arkamı döndüğümde elim kalorifer peteğine çarptı. Oda yeterince sıcaktı ama yinede ellerim peteğe çarptığında hissettiğim sıcaklık hoşuma gitti. Perdenin altından aydınlanmış ama bulutlu gökyüzüne bakarken, bir yandan da peteğin üzerine dayayıp avuçlarımın içini ısıttım. Oda sıcaktı, içim değildi. Gözlerim soğuk gökyüzüne bakıyordu, ellerim sıcak döküme…

Bir kış günü sabahı ve şairlerin imlemiyle külrengi, gri bir gökyüzü bana bir başka kış günü sabahını ve gökyüzünün sabah alacasını hatırlattı. Kalemi alıp elime, her daim başucumda duran, dosya kâğıdının çeyreği büyüklüğündeki kartlarıma yazdığım satırlar geldi aklıma. Daha geçen gün buldum onları, geçen gün, eski notlarımın, dergi ve broşürlerimin arasından çıktı.

Sabah altıya geliyormuş ve uyanmışım. Hatırlıyorum, hem de çok iyi, dün gibi ama okurken dışarıdan bakan biri gibi hissettiğim için kendimi, kendimi kendim gibi hissetmediğim için “mış”lı kuruyorum cümlelerimi. Başımı çevirdiğimde gökyüzüne, böyle bulutlar yokmuş ama güne dönen gecenin alacası varmış. O alacada kendimi görmüş ve kendimi yazmışım; siyahın içinde mavi, mavinin içinde siyah…

Ellerim peteğin üzerindeyken yeniden uyuyabilirdim, o kadar gevşemiştim. Üstelik gökyüzüne, gökyüzünde geçmişe, geçmişte kendime dalmıştım. O arada, bunca şeyin yanında uykuya da dalabilirdim. Eğer düşümü hatırlamasaydım…

Düşümde bir fahişe gördüm. Hayatı boyunca, adlı adınca elbette, hiç fahişe görmemiş biri olduğumdan hayır mı şer mi bilemem, ehveni şer de değilse eğer, hayra yoralım hayır olsun demekten başka çare yok.

Bir arabadaydım ve yanımda biri daha vardı. Geceydi ve bir yol kenarıydı. Araba durmuştu ve biz yolu seyrediyorduk. Sonra bir başka arabanın yaklaştığını ve tam arkamızda durduğunu fark ettim, dikiz aynasından ve o arabanın farlarından… Arkamı döndüğümde, arka koltukta bir yandan sakız çiğnerken bir yandan sigara içen o kadını gördüm birden bire. Kadını gördüm, arabayı göremedim. Sanki o araba hiç olmamıştı. Şimdi düşününce, düşümde, o kadının arabadan inip benim arabaya binmiş olması gerekir diye düşünmüştüm. Neyse ne, yok olmuştu işte sonunda, araba yoktu ve kadın vardı.

Kadın? Daha çok lise çağında bir genç kızı andırıyordu. Büyümeye hevesli küçük bir kız çocuğu beceriksizce makyaj yapıp karşıma çıkmıştı sanki. Sadece makyajı kadındı, geri kalan her şeyi çocuk, küçük bir kız çocuğu. Ama fahişeydi işte, biliyorum, yanımdaki adamla pazarlık ediyordu. Adam kimdi? Çok kişi, hatırlamıyorum, o kadar çok değişiyor ki yüzü! Sonra kız, kadın, fahişe, her neyse işte arka koltuktan pat diye, bir çırpıda, parkta, oyuncakların üzerinden atlayan bir çocuk gibi atlayıp koltukların arasından, yanımdaki adamla benim arama oturdu…

Sürekli gülüyordu yüzü, gülüyor, sigara içiyor, sakız çiğniyor ve konuşuyordu. Sonra birden bana döndü ve “Sen niye konuşmuyorsun aşkım? Yoksa bana abla diyen sen miydin? Kibar mısın yoksa? Ben o kadar yaşlı mıyım lan?” deyip elini organıma götürdü. İrkiliyorum, uyarılmışım ve utanıyorum ama ne dediğini, neyi kastettiğini anlamıyorum. Susuyorum ama o susmuyor ve yanımdaki adamla konuşurken birden bana dönüp gözlerimin içine, bana âşık olduğuna yemin ettirebilecek işinin ehli bakışlar atıyor ve dudaklarımdan öpüyor beni. Kendimi geri çekmiyorum ama zaten herhangi bir tepki vermiyorum. İğreniyorum, aklıma bir sürü şey getirip daha da çok iğreniyorum.

Sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda sadece kızın yüzü vardı gözümün önünde ama bu yüz onun yüzü mü emin değilim. Gözümün önündeki kızın, zayıf bir yüzü vardı ve güzel sayılırdı. Bir tek burnu bozuyordu yüzünü ama sonuçta sevimliliği, güzelliğin ya da çirkinliğin önüne geçiyordu. Güzel ya da çirkin ama sevimliydi.

Sonra bir ses yankılanıyor kulaklarımda, hiç duymadığım bir ses, gece düşümde o fahişenin cümlelerini söylüyor, bağıra çağıra ve o kızın yaşından beklenmeyecek bir tonda ve herhangi bir filmde, herhangi bir fahişeden duyabileceğiniz kabalıkta...

Çok düşündüm, neden böyle bir rüya görmüş olabileceğimi ama kafam allak bullak oldu. Önce, bir süredir hiçbir kadınla birlikte olmadığıma bağladım ama bu benim için hiçbir zaman sorun olmazdı. Sonra, ben asla bir fahişe ile birlikte olamam, olmam. Hatta sırf bu yüzden, fahişelerle birlikte olduğu için tavır alıp ilişkimi kestiğim arkadaşlarım oldu. Hem düşler, imgeler dünyası değil miydi? Peki o fahişe neyi simgeliyordu benim için? Peki ya o, yüzü sürekli değişen adam kimdi? Arabada ne işim var benim. Üstelik, şoför koltuğundayım ve araba kullanmayı bile bilmem.

Hala düşünüyorum ama bulamadım.

 

Düşümden, sorularımdan, simgelerden, kendimden vazgeçip yataktan kalkıp kahvaltı yaparken, arayabilecek tek arkadaşım aradı ve “benimkinin” onu aradığından, ne olursa olsun benimle görüşmek isteğini söylediğinden, yalvarıp yakardığından bahsetti. Bir sürü şey konuştuk telefonda, uzun uzun “benimkiyle” aralarında geçen telefon konuşmasını anlattı bana ve konuşmamız başka konulara uzadı.

Bir ara arkadaşım, konuşmanın bir yerinde, her şeye rağmen “benimkinin” beni arıyor olmasının gururumu okşadığını söyledi. Onca şeye rağmen, beni arıyor olması, benimle görüşmek için yalvarıyor olması gururumu okşuyormuş ve ben mutluluk duyuyormuşum bunun için. Bunun üzerinde konuşma esnasında durmadım ama telefonu kapattıktan sonra, sigaramı içip mutfağın penceresinden dışarıyı seyrederken gurur kelimesi çınlamaya başladı kulaklarımda. Ses, O’nun, gece düşümde gördüğüm fahişenin, o tuhaf sesiydi. Ha bire “gurur gurur” deyip duruyordu ve arada “benim” kelimesi duyuluyordu.

O’ydu evet, gururum bir orospuydu, bir orospunun bedeni. Okşanmaktan değil zevk almak iyi ve güzel tek bir şey hissetmeyen bir orospu bedeni. Gururum bir orospuydu ve “benimki”, onu becermek için pazarlık eden ve her defasında daha fazlasını teklif eden bir “erkek”…

Not: Bu yazılanlar, ancak bir taslak olabilir... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder