Bir gün fark ettim ki artık korkmuyordum ölümden… Elim, ellerim yakasındaydı bir adamın ve ölümüne kavga ediyordum. Dolmuşuna gitti adam ve demirden sopasını çıkarıp üstüme yürüyordu. O üstüme geliyordu, ben onun üstüne gidiyordum. Araya girenlerden faydalanıp elinden düşürdüm sopasını ve bir de yumruk salladım suratının ortasına. Artık araya girenlerin yardımına ihtiyacı olan oydu ve araya girenler işini iyi yaptı. Adam dolmuşuna binerken ben sadece delicesine yumruklayabiliyordum adamın arabasını…
Kavga bitti ama bitenin sadece kavga olmadığını fark ettim. Arabaya bindim, gidiyordum ve sinirliydim… Arabayı Şirehanı’nın henüz tamamlanmamış otoparkının oraya çektim, sakinleşmek istedim… Çok sürmedi, sakinledim, sakindim… O an fark ettim işte içimde artık bir şeyin eksik olduğunu… Yoktu! Artık ölüm korkum yoktu, korkmuyordum…
Hayatım boyunca, kesinlikle abartmıyorum, çocukluğum dahil hayatım boyunda en fazla bir ya da iki kez kendimi kaybettim bir kavgada. Bunlar dışında hep kontrollü bir adam oldum ve belki de korkak! O anda, o kavgada çok şey düşünmüş, çok şey hesaplamıştım. Bir tek şey hariç! Ölüm! Hiç düşünmemiştim ölümü. O anda, o kavgada çok fazla şey hissetmiştim. Bir tek şey hariç! Korku! Hiç korkmamıştım ne adamdan, ne kavgadan, ne ölümden…
Şaşırıyordum! Şaşkınlıkla duruyordum yolun kenarında, otoparkın orada… Oysa dedim kendime, oysa sevinmeliydim ölüm korkumun yokluğuna… Öyle olmadı, olan sadece olmayandı, eksiklik, eksiklik hissi. Üstelik tam olarak adını bile koyamıyordum o şeyin, eksikliğin…
Arabaya bindim, arka yoldan ters yöne dönüp İpek Yolu’na çıktım. İpek yoluna çıktığımda gaza bastım. Müziği açtım, sakinleşmek istiyordum, öyle zannediyordum. Sakinleşmek istediğimi zannederek dinlediğim sert müziklerin eşliğinde gaza basıyordum. Hızlandım, hızlandım daha da hızlandım… Birkaç kez, arabayı yolun ortasındaki elektrik direklerinden birinin üzerine sürmek ve son sürat çarpmak istedim. Sanki içimdeki öfkeyi arabanın hızıyla özdeşleştirmiştim ve sakinleşmek için bir yere çarpmam ve durmam gerekiyordu…
Öyle zannediyordum…
Hız hep bir tutku oldu benim için. Belki de hız, ölüm korkusunu bastırmak için çok fazla korku filmi izlemek gibi bir şeydi. Ya da tıpkı denizin derininde kendimi suyun dibine bıraktığımda hissettiklerim gibi… Hızlanıyor ve ölümü karşımda hissettiğim anda duruveriyordum hemen…
Ama o gün, gittikçe daha da hızlandığımda -ailem, sorumluluklarım gibi başka şeyler olmasa- o elektrik direklerinden birine çarpacaktım, biliyorum artık. Çünkü sonrasında birkaç kez daha yaptım bunu ve her defasında çok istedim araba son hızla giderken o elektrik direklerinden birine çarpmayı…
Ne hissediyordum o anda? İşte bunu, bugün daha net olarak gördüğüm şeyi, ölüm korkumun eksikliğini derinden yaşadığımı. Evet, ölüm korkusunun, yıllarca şikayet ettiğim, korkak olduğum için utandığım ya da yok saymaya çalıştığım şeyin eksikliğini derinden hissediyordum ve hala hissediyorum.
***
Neden? Neden korkmuyordum artık ölümden? Bunu düşündüm sonra ve şimdi. Düşündüm ve hala düşünüyorum. Bulabildiğim nedenlerden biri zaten ölmüş olduğumdu. Evet, bir kez ölmüş, öldürülmüştüm.
Toprak altında olmasa da yeryüzünde, soluk alıp vererek ama içime çektiğim havayı hissetmeden, bakarak ama görmeden, içimi kemiren kurtlar sayesinde benim için sedeften yapılmış bir tabut olan kentte çürüyordum…
Ölü ama yeryüzünde bırakılan bir beden ölümden korkar mı? Korkmuyordu! Ve benim hissettiğim eksiklik ölüm korkusunun değil yaşamanın eksikliğiydi. Özlemim ölüm korkusuna değil, ömrümeydi!
Ölmüş bir adamdım ve içimdeki, adını hala tam olarak koyamadığım eksiklikten kurtulmaya çalışıyordum… Tek istediğim, ruhumu ve bedenimden arta kalanları başka bir bedene ve başka bir ruha teslim etmekti. Ölmüş bir adamdım ve o, nasıl olsa ölü diye amaçsızca ve anlamsızca, hırsla ve hınçla saplamaya başladı körelmiş bıçağını bedenime ve bana bir ölüden daha fazla değer vermiyordu…
Ölü ama yeryüzünde bırakılmış bir beden yeniden öldürülebilir mi? En fazla etkisiz, amaçsız bıçak darbeleriyle çürüyen bedenine, bir kez daha, bir kez daha vurularak delikler açılır!
Ama bir yandan da seviniyorum, çünkü ölü bir adam da olsam hala acıyacak kadar “canım” kalmış… Evet, seviniyorum, ölüyüm ama hala canım acıyabiliyor…
Canım acıyor!
Tabii ki kurgu bu yazdıkların...
YanıtlaSilTam da alttaki yazıya kavgadan nefret ettiğimi yazmışken
bir de baktım yazarın yeni yazısı kıyasıya bir kavgayla başlayan içerikte :)
Ölüm korkusu bazı olaylar karşısında tamamen yok olabiliyor. Örneğin deprem tehlikesi uyarısı olan günlerde ''Uykuda ölebilme ihtimalim var'' düşüncesiyle, fakat gayet kanıksamış vaziyette uykuya dalabilmek gibi..Sabah a ölü olarak çıkma yüzdesinin yüksek olduğunu hissederek fakat önemsemeyerek.
İyi de yazıdaki kahramanın ölümden korkup korkmadığını otomobille deneme çalışmaları kasıtlı ve ürkütücü geldi bana..
Fantastik bir yazı olarak kabul ettim gitti :)
Çok güzeldi ama, eline sağlık..