Aşağıdaki öykünün bir taslak olduğunu, başka bir şekilde kullanılmak için geliştirilmek üzere hazırlandığını söyleyemeliyim... Yaazdıların gerçek mi diye sorarsanız, bu konudaki cevabımı bilen bilir, bilmeyen için söyleyeyim... Gerçek nedir?
Bir hafta olmuştu geleli ve biz daha yeni görüşebiliyorduk. Sıra gelmediğinden ya da birbirimiz için önemsiz olduğumuzdan değil. Üstelik ilk cümlemde bir sitem de bulunmuyor. Ama öyle görünüyor değil mi? Sitemkar bir cümle gibi, yazıldığında cümleye ruhunu veren karşıdakine yapılmış bir sitem gibi duruyor, öyle zannediyorsunuz...
Aslında sitem var ama sitemim ona değil. Bir hafta sonra ancak görüşebiliyor olmamız, sadece ve sadece zaman ve mekandan kaynaklı. Türkiye'ye gelir gelmez doğrudan ailesinin bulunduğu şehre gitmek zorundaydı haliyle ve oradan da eşinin anne babasının bulunduğu Başkent'e...
Dün gelmiş buraya ve yarın hemen dönüyormuş. Allahtan dönüş biletini buradan hareket eden uçağa almış ve tekrar başka bir yere gitmesi gerekmiyormuş. Bir de öyle olsaymış belki de hiç görüşemezmişiz. Zaman kipi, size başka şeyler anlatmasın, çünkü sadece bir nevi çeviri yapıyor oluşumdan başka hiçbir şeyden kaynaklanmıyor bu “miş”ler...
Ben bankanın olduğu taraftan geleceğini tahmin ettiğimden, dışarıda, o tarafa bakan bir masada oturmuştum ama omzuma dokunan elini hissettiğimde, “birini mi bekliyorsunuz?” diye Almanca olarak sorduğunda yanlış yöne oturduğumu, hep olduğu gibi beni yine yanılttığını anlıyorum.
“Masama siz oturacaksanız, beklediğim kim olursa olsun beklemekten vaz geçebilirim!” diyorum şaka yollu. O konuşmaya Almanca başladığı için ben de öyle devam ediyorum ve Almancamın artık iyice zayıfladığını görüyorum. Eminim ki pek çok dilbilgisi yanlış bile yapmışımdır. Eskiden olsa bu dili konuşurken o kaygılanırdı acaba yanlış mı söyledim diye ama o bu kadar zaman Almanya'da kaldıktan sonra ve ben artık dinlediğim bazı şarkılar dışında Almanca'dan bunca uzak kalınca boynuz kulağı geçti haliyle...
Bunları birbirimize sarılırken düşünüyorum ve onun, “oğlum biraz daha sallamaya ve sarsmaya devam edersen denize uçacağım haberin ola” deyişiyle düşüncelerim başka bir yöne, dilimiz ana dilimize dönüyor...
Ben biraları söylerken o sigarasını yakıyordu ve bana da uzattı. Tereddüt ettiğimi görünce “gene mi bıraktın yoksa?” diye sordu. “Evet, ama bu defa...” deyip sustum. Ama o, Moğolları andıran gözleriyle, bakışlarını ısrarla gözlerimden ayırmayınca, başımı eğerek “parasızlıktan” diyebildim en kısık sesimle ve hemen ardından konuyu değiştirmeye çalışmak için yeniden Almanca konuşmaya başladım...
Tam üç saat boyunca hiç susmadan konuştuk... İçtiğimiz üçer biranın bununla bir alakası var mı? Bence yok, biraların sadece benim dayanamayıp sigara içmemle alakası var, o kadar...
Üç saat yetti mi? Kesinlikle hayır! Yeter mi ki? Yüz yüze görüşmeyeli neredeyse üç yıl olmuş. Bu sürede bir kez bile telefonla konuşmamışız. Üstelik altı ayı zorunluluktan gerisi benim halet-i ruhiyemden kaynaklı olarak yazışmamısız... Üç saat! Yıl başına bir saat düşüyor. Yeter mi?
Ama yetmiyordu ve zaman bitiyordu. Zamanı güzel kılan da buydu, bitiyor olması... Öyle düşünüyorum, öyle söylüyorum ve ikimiz de bu konuda anlaşıyoruz. Ve geçmeyen, bitmeyen bir zamanı hemen kimsenin sevmediğini fark ediyoruz. Aklımıza geçmiş geldi ve o zamanı güzel kılanın hızlı biten zaman olduğuna karar veriyoruz. Geçmiş güzeldi, çünkü öyleydi, öyle akıyordu zaman bizim için... Akıyordu...
Daha Ersin'e uğrayacağını, oradan da dayısının evine gideceğini söylüyor. Dayısı bırakacakmış havaalanına ve sanki havaalanına bıraksın diye dayısına gidiyormuş gibi olacağı için daha fazla geç kalmasa iyi olurmuş...
“Birazdan kalkarız olur mu?” diyor isteksizce ve onun da benim gibi doyamadığı her halinden belli oluyor.
“Olur” diyorum aynı isteksizlikle. Her türlü ilişkimde anlayışlı taraf hep ben olduğumdan değil, samimiyetine inandığından başka bir şey söylemiyorum ve ayrılacak olmanın verdiği hüznü bastırmak için, “hesabı isteyelim” diyerek konuyu değiştiriyorum ve konuyu değiştirmeye ayrıca katkısı olacağından, ekliyorum: “Bak garson gelince benim karizmayı çizmeyeceksin! Ben ısmarlıyorum haberin olsun, hiç itaraz etme!”
“Neden?” diyor...
“Nasıl neden? Nedeni mi var kızım?”
“Ciddi soruyorum ve gerçekten merak ediyorum neden senin ısmarlayacağını... Yani kibarlığı falan bırak ve ciddi ciddi söyle aklından tam olarak ne geçtiğini. Ismarlamak zorunda hissediyor musun kendini mesela?”
“Ne alakası var kızım? Hem misafirimsin, buraya kadar gelmişsin sana hesap mı ödeteceğim?”
“Bunu sormuyorum! Bu vardır, bu bir nedendir eminim ama sadece bu olsaydı, 'karizmayı çizme' diye uyarmazdın!”
“Ne demek istediğini sanırım anlıyorum” diyorum biraz daha ciddileşerek, çünkü konunun ciddi bir teorik tartışmaya doğru yol aldığını seziyorum... “Neden? Serde erkeklik var ve sen ne dersen de, patriyarkal ilişkilerle belirlenmiş insanların oluşturduğu bir toplumda yaşıyoruz!”
“Peki, şimdi bir daha düşün ve cevabını ver neden illa senin ısmarlaman gerektiğini düşündüğünü.”
“Anlıyorum, çok iyi anlıyorum ama anlamıyorlar...” dedim ama içimden bunu defalarca, sayıklarcasına tekrarladım...
Anladı...
“Seni ve beni, şu anı ayrı tutarak ya da konuyu bunun, buranın dışına çıkararak konuşalım. Eğer öyle olmasa, yani sen ve ben olmasak ne derdim biliyor musun? “Ben fahişe miyim?” ya da “ben fahişe değilim!” Hatta söyledim bir keresinde...
“Herifin biri, Almanya'da bizim kampüste bir Türk, ama Türkiye'den gelmiş Türklerden, Auslaender, yüksek lisans yapıyor... 'Erkeklik Araştırmaları'nda üstelik... Neyse! Birkaç kere yemekhanede karşılaştık ve bir keresinde bana yemek ısmarladı, bir şey demedim, uğraşmak istemedim... Hayır adam bana asılmıyor, hatta evli olduğumu biliyor ve bu konuda çok mesafeli... Bir keresinde kafeteryada kahve içip tatlı yerken masama geldi oturdu ve bir kahve de kendine aldı. Sonra kalkarken, hesabı ödemeye kalktığı anda, yüzüne baktım, çok sert bakmışım ama; adamın yüzü ne hale geldi ve “orospu muyum ulan ben?” dedim...
“Abarmıyor musun?” diye sordum ve tam “Yani teorik olarak...” diye lafa başlamıştım ki lafı ağzıma tıkadı.
“Az bile!”
Sinirliydi! O gün Almanya'daki herife duyduğu kızgınlığı, geçmişin yüzler dolabından çekip almış ve giyinmişti... Bedeni burada, yüzü ve aklı oradaydı. Sanki bana değil hala o adama kızıyordu. Ama kızgınlığı, belli ki sadece o adama değildi. Adama, kadına, adamlara, kadınlara, adamlığa ve kadınlığa kızıyordu...
“Farkında değil misin? Yani sen farkındasın belki ama insanlar değil. O adamın, benim yediğim ve içtiğimin parasını ödemeye kalkarak, üstelik yediğim ve içtiğim şeyleri o olmadan yemiş ve içmişim, bana nasıl hakaret ettiğinin, gözümün içine bakarak bana fahişe demiş olduğunun kimse farkında değil!”
“Fahişe? Yine de çok ağır bir ifade...”
“Hiç bile, hiç de değil. Az bile! Çünkü fahişelik daha saygın geliyor bazen ve öyle dense daha az zoruma giderdi. Ve evet, bütün bunları bir kadın olarak söylüyorum...Bak aslında fahişeler çok insaflı ve dürüstler. Ben her kötülüğün, her pisliğin, her çirkinliğin açıkça ve adı konularak yapılmasına saygı duyarım ve asla yargılamam ve yadırgamam... Çünkü orada sammiyet var... Birileri orospuluk yapacaksa, açıkça yapsın, adıyla yapsın ve saygı duyayım. Sonuçta o da bir meslek, dünyanın en eski mesleği... Birileri patronu için bedenini kullanmıyor mu? Kullanılan bedene birileri dokunmayınca masum mu olunuyor? Olunuyorsa, kendine dokundurmadan dans eden striptizciler de ya da porno yıldızları da çok masum bir iş yapıyorlar...”
Dibinde az kalmış kadehine kayıyor gözüm ve aslında amacım sigara almak, öyle zannetmesini istiyorum belki de... Anlıyor, kelimeler ne gereksiz!
“Bütün bunları alkol yüzünden söylediğimi düşünüyorsun ama yanılıyorsun... Bak sorun tek tek kadınlar ya da erkekler değil! Sorun kadınlık ve erkeklik sorunu. Sorun kadınlığın ve erkekliğin algılanışında, toplumsal cinsiyet algılarımızda ortaya çıkıyor ve femizizmin pek çok akımı da bu konuda masum değil...”
“Haklısın...” diyorum ama onun daha fazla konuşmak istemediğini fark ediyorum. O da bunu ifade ediyor zaten...
“Neyse canım ya, boş ver! Belki de sen haklısın! Birgün bu konuda bir şeyler çalışalım seninle. Kadınların aslında pek çok durumda, fahişeliği üstü kapalı icra eden zanaatkarlar olduğu ve üstelik bunun farkında bile olmadığı konusunda... Sen yazsana bununla ilgili bir şeyler... Bakalım beni anlamış mısın?”
Bu son cümle artık kesinlikle alkolün etkisi. Aksi halde asla böyle bir cümle kurmaz...
“Valla bak sen yaz bu konuda ve yazışalım. Şu senin adını, adresini bize vermediğin 'gizemli' blog sayfasında hala yazıyorsun değil mi? Neden vermiyorsun adını? Neyse, iyi yapıyorsun boş ver. İşte orada yaz bunu bence...”
Burdan sonra söylediklerini yazmıyorum... Çok da oturmadık zaten sonrasında. Hesap geldi ve çantasından cüzdanını çıkarıp ödemeyi yaparken, pis pis bakıyordu yüzüme...
Bu hikayedeki kahramanlar gerçek mi yoksa yine hayal ürünü mü anlayamadım doğrusu..
YanıtlaSilFakat fantastik bir hikaye okudum. Kısa metrajlı bir film gibiydi. O tadı verdi.
Eğer hikayedeki gibi varsa bir durum ''Almancayı unutmamak için gayret göstermelisin'' diye bir dost tavsiyesinde bulunuyor,paylaşım için teşekkür ediyorum.
Ayrıca Almanya-Almanca görmüş kişiler ödemeleri de Alman usulü yapmalı, bunu bir gelenek haline getirmeli ki her iki taraf da rahat etsin bana göre ...
YanıtlaSil