“Zeki bir adam değilim, biliyorsun. Peki ama aptal olduğumu nereden çıkarıyor bu insanlar? Hangi cüretle bana bu kadar kolay yalan söylüyorlar?”
Yağsın bakalım! Geldiğimde burası ülkenin en kurak kentiydi… Geldim, yağmurlar da geldi. Demek ki sulanacak çok toprağımız varmış. Geldik, ıslandık; giderken de ıslanırız be Ömrüm…
Filizdim sulandım, toprakta köksüzdüm köklendim, kuruydum yeşillendim, çıplaktım çiçeklendim, küçüktüm büyüdüm... Sanırım tohumlarımızı savurup rüzgâra, yeniden yol alma vaktidir ha Ömrüm…
Pencereyi açtım, yağmura daldım. Yağmuru seyrettim, kara bulutlardan haberler aldım. Yağmur bitti, defterimi açtım. Bir ucu defterimdeydi gökkuşağının, ben onu boyadım, o defterimi. Gökkuşağının altından geçenlerin üstünden geçecek yolumuz, yola çıkma vaktidir Ömrüm…
Yirmi birinci yüz yılda insanlar yağmurun kaderiyle baş başa, ben yirmi birinci yüz yılda bir insanım, yağmurun kaderini yaşıyorum. Karabulutlardan alıyorlar haberimi, kara bulutlardan düşen bir damla gibiyim. Kiminde aceleciyim, kiminde sakin, kiminde bırakmışım kendimi rüzgâra, kiminde toprakta ölüyorum, kiminde denizde yeniden can buluyorum, kiminde…
Ama her durumda düşüyorum…
Şu binanın çatısına çıksam ve kendimi rüzgâra bıraksam… Bulutları, ağaçta dalları ve yaprakları, açık pencerede perdeyi savuran rüzgâra katsam kendimi ve uçsam… Uçsam, sonunda düşer, düşünce ölür müyüm? Olsun! Uçmak da güzeldi der ve “Kuşlar ölümlüdür, sen uçuşu hatırla” şiirini hatırlamaz mıyız Ömrüm?
Kaderim yağmurun kaderi ve güneşe güvenmek zorundayım. Güvenmeli ve düşerken güneşle sevişip gökkuşağı olmalıyım. Güvenmeli ve düştüğüm toprakta, karıştığım denizde güneşe tutunup yeniden yükselmeliyim. Bazen kara bulut olsak ve güneşin önüne geçsek de bizim ki aşktan, yakın olma isteğinden. Bilirsin ki ne olursa olsun güneş olmazsa hayat da olmaz değil mi Ömrüm…
Ne yağmurdan kaçıyorum, ne kelimelerden, ne de sözlerimden. Oysa yağmurdan kaçarken tutulduğum dolu gibi canımı acıtıyor kelimeler. Her tarafımda kelimeler, verilmemiş sözler… Ben yağmurdan kaçmıyorum ama insanlar sözlerinden kaçıyor. Sözlerinden kaçıyor insanlar, kendi sözlerinden. Belki kalubeladan bu yana böyle ama ben kendimi biliyorum, kendi ömrümü… Biliyoruz değil mi Ömrüm, insanlar kendi sözlerinin bile arkasında duramıyor ve insanlar en çok kendi sözleriyle yüzleştirdiğimizde kaçıyor bizden…
Ben geldiğimde yağmurlar yoktu bu kentte, ben geldim yağmurlar geldi… Sayılı günlerim var artık ve sayılı gün sonra gidiyorum… Yağmurlar bir daha uğramaz mı buralara? Uğrasınlar ya da uğramasınlar, ne bu kent umurumuzda artık ne de bu kentte bıraktıklarımız, öyle değil mi Ömrüm?
“Gidiyorum, hoşça kalın! Dönüşü yok hiçbir yolun ,biliyorum…
Bu kelimeleri, ve geride kalanları, her şeyi size bırakıyorum…
İçimde kalanlar bana yeter…
Yeter!”
Ö.D.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder