Nasıl olduğunu bilemem sadece tahmin edebilirim. Bir adam yıllarca hapiste kalıp beklemediği bir anda salıverilirse kapıdan çıktığında biraz buruk ve garip hisseder kendini. Bir boşlukta gibidir. Hani sanki kapalı bir yerden çıkmıyor da, çıktığı kapının ötesi kapalı bir yer…
Tedirgindir biraz ve korkak; davranışları, konuşmaları ve hatta duyguları bile kararsız… Ve tutunacak bir yer arar çünkü başı dönmüştür. Ama öyle her yere tutunamaz. İçeride tutunacak yeri seçmeyi ve bu konuda karar vermeyi öğrenmiştir. Ve elbette tutunmanın karşılıklı olması gerektiğini, aksi halde her an düşebileceğini ve bunun güvensizlikten başka bir şey olduğunu…
Burada durup onun adına düşünme işimize öznel yargılarımızı ve hayal gücümüzü biraz daha fazla katabiliriz. Örneğin, pek çoğumuzun aksine bu adamın hayata dair edindiği tecrübelerini önyargılar ve bu önyargılarla biçimlenmiş güvensizlikler ile eş tutmadığını söyleyebiliriz.
Yine örneğin, bu adam en yakın arkadaşı ile, diyelim ki adı Kerim, bir şirket kurmuştur şeklinde düşünelim. Kerim, şirkette çalışmaya başlayan bir yönetici sekreterle aşk yaşamaya başlamıştır ve bu yaşadığı aşka kendini fazlasıyla kaptırmıştır. Bir gün adam fark eder ki Kerim aşık olduğu kadınla beraber şirketi dolandırmıştır. Bunu fark eden adam, kadın evde yokken evine gitmiş ve doğal gazlı ocağı açık bırakıp çıkmıştır. O gün Kerim’de kadının evine gittiğinden ikisi de çıkan patlamada çok ağır yaralanmış ve kadın hastanede can vermiştir. Ama bizim adamımız hapse cinayetten değil de şirkette Kerim’in yaptığı ciddi bir usulsüzlükten girmiştir ki kadının evindeki patlamanın cinayet olduğu hiçbir zaman ortaya çıkmamıştır. Tabi şimdi bunu bilen sizler de kimseye söylemezseniz asla da ortaya çıkmayacaktır…
Kerim bir süre sonra iyileşmiş ama yüzündeki yanık izleri ile sol baldırındaki kas yırtılması yüzünden ayağındaki belli belirsiz aksama uzun süre devam etmiştir. Kadının ölümü ve kendi durumuna alışması aylar almış ama sonuçta bizim adamımızın hapse girmesi ve sıkıntılarından kurtulma isteği Kerim’in kendini daha fazla işine vermesine vesile olmuş ve adam hapisteyken hiçbir şey yapmadan, şirket Kerim’in sayesinde oldukça büyümüştür.
Hayal gücü derken bu kadarını, işi ikinci sınıf bir dizi film hikâyesine dönüştüreceğimi tahmin etmemiş olabilirsiniz ki ben bile tahmin etmiyordum ama oldu bir kere ve silmeye, yeniden yazmaya çok üşeniyorum. Üstelik benim için sorun çoğunlukla hikâyelerin basitliği değil anlatanların basitliğidir. Ayrıca bence hikâyeler değil insanlardır ilginç ve özel olan! Bu yüzden bu şekilde devam ediyorum…
Şimdi bizler çoğunlukla yediğimiz en ufak bir hayat kazığıyla bile kendimize “bir daha asla…” şeklinde sözler veriyoruz ve olası pek çok olumlu şeyi de farkına varmadan ve daha yapmadan yıkıyoruz ya peki bu adam ne yapsın? Hapiste pek çok “bir daha asla…” sıraladığını ve hatta belki bunları bir yere yazdığını bile düşünebiliriz. Ama hayır, adam öyle yapmamıştır…
Tam tersine “bir daha asla…” demeyeceğine dair söz vermiştir kendisine. Sadece bir eli tutacağı zaman o elinde kendi elini tutup tutmadığına bakacaktır. Tutuyorsa daha sıkı sarılacaktır ama tutmuyorsa kendisi de karşısındaki eli bırakmayacak sadece o tuttuğu ele güvenerek yürümeyecektir… Bunu içerde tanıştığı, öğrencilik yıllarında dağcılık yapmış olan bir adamdan dinlediği birkaç hikâyeden sonra öğrenmiştir…
Uzatmadan devam edebiliriz…
İçeride çok düş görmüş, çok az hayal kurmuştur adam. Hayatın içinde değilse hayal kuramaz ve bu konuda benim için bile garip bir adam. Kim için garip olursa olsun o da öyledir işte ve garip dediğiniz şeyler genelde anlayamadıklarımız değil mi? Neyse, çok az hayal kurmuş ama dediğimiz gibi çok fazla düş görmüştür ve gördüğü düşlerdeki insanları ve olayları bir yere kaydetmiştir. Tahliye olmadan bir iki gün önce de o kaydettiği yerin sonuna şunu yazmıştır. “Düşlerine girmeyen biri hayatına da girmesin…”
Bazılarımız kuramsal olarak ya da kitaplardan öğreniyoruz bazı şeyleri bazılarımız yeniden keşfediyoruz hem de yeniden yeniden… Adamın içerde öğrendiği bir şeyi belki birileri yazmıştır daha önce ama adam kimin nerde yazdığını bilmez. Boş verin, zaten yazanlarda adamı bilmez… Bir sabah uyanmıştır adam ve gördüğü bir düşü düşünmektedir. Düşünmüş ve düş ile düşüncenin kardeş olduğuna karar vermiştir… Aynı ana babadan, birbirine benzeyen ama ayrı karakterlerde ve aynı evde yaşayan iki kardeş…
Kapıdan çıkmıştır adam ve gördüğü bir düşü gelmiştir aklına. Başını kaldırıp mırıldanarak demiştir ki düşlerindekine: “Gün başladı, gül başlasın…”
yaşıyoruz o halde...
YanıtlaSil