“Zaman kadındır ister ki hep okşansın
Diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına...” L. Aragon
Belki bir dolu cümle sıralanabilir kitaba dair yazacaklarımın öncesinde. Örneğin, insanın sevilme, birisi tarafında tutkulu bir şekilde sevilme isteği çok doğal bir şey, denilebilir. Sonra da hemen bunun karşısına, eğer tutkuyla sevebileceksen, şerhi yerleştirilir. Devam edilir, birinin sizi her şeye rağmen seviyor olması, size sınırsız sevgisini sunduğu mektupları sizi mutlu edebilir. Ve ardından sorulabilir: İnsan başkalarının mutsuzluğu üzerine bir mutluluk kurabilir mi?
Anlamak için kimi zaman içine girmek, içinde olmak kimi zaman da biraz dışarı çıkmak ve dışarıdan bakmak gerekiyor... Ben öyle yapmaya çalışıyorum... Bazı şeyleri anlayabilmek için, içine giremiyorsam, içerden, özdeşimler kurarak anlayamıyorsam eğer; dışarı, hatta biraz da yükseğe çıkıp tepeden bakmaya çalışıyorum olaylara ve kişilere... İçeri girmek, içerden anlamak da önemli ama sanırım biraz daha fazla efor, biraz daha fazla zeka gerektiriyor ve ben bu yüzden mi bilmem bunu yerine dışarı çıkmayı tercih ediyorum. Ukalalık... Evet, biraz yukardan bakmaya çalışınca anlamak için bir şeyleri, böyle olduğum düşünülebiliyor... Öyle mi? Bilmiyorum...
Milena'ya Mektuplar'ın tamamını işe gidip gelirken kullandığım otobüslerde okudum. Anlamaya çalışıyorum. Kafka'nın gittikçe büyüyen aşkını, Milena'ya yazdıklarını, hissettiklerini, kıskançlıklarını, bir aşkın gelişimini, tutkuya dönüşümünü, Kafka'nın sevişini, iç gerilimlerini, kendini frenleme çabalarını, Milena'nın ona karşı düşündürdüklerini, hislerini, karşılık verişini, kimi zaman Kafka'nın Milena'yı kendinden uzak tutmak için yazdıklarını, bunu yaparken cümlelerinin değişimini...
Anlamak için kıyaslar yapıyorum... İçine girmek istiyorum, dışına çıkıyorum. Dışardan bakmaya çalışıyorum, içinden ve içimde, içerden bir yerde hissediyorum... İçerdeyim...
Milena, Kafka'nın eserlerini Çek diline çevirmek istiyor ve çevirmeye başlıyor. Tanışmaları da böyle oluyor zaten. 1920 yıllarında geçiyor mektuplaşmalar ve sanırım tanışma da... 25 yaşında evli bir kadın ve bazı dergilere ya da bilmiyorum, belki de gazetelere magazin yazıları da yazıyor. Kitabın sonunda Milena'yı da tanıtabilmek açısından bir iki magazin yazısını ve Kafka'nın doktoruna Milena'nın yazdığı yazıları koymuşlar. Hoş olmuş ve gerçekten bir fikir veriyor, verebiliyor...
Bu aşkın, karşılıksız olmadığını anlayabiliyorsun ve bazen de olaylara Milena tarafından bakmak için bir iz elde ediyorsun. Bir iz... Ama sadece bu, bu kadar. Çünkü kitapta, kalanında, sadece Kafka'nın Milena'ya yazdıkları var ama Milena'nın Kafka'ya yazdıkları yok. Bunları, Kafka'nın satırlarından çıkarmak zorundasın... Zor mu? Çok da değil, ben zorlanmıyorum...
Öte yandan otobüste okumak için kesinlikle iyi bir seçim... Otobüs, gürültü, sallantı, inen binen birileri, yanında yörende konuşmalar... Ben alıştım bunlara ve bazen daha ağır şeyler de okuyabiliyorum. Hele de kulağıma kulaklığımı takınca, güzel bir müzikle rahatça okuyorum...
Birkaç gündür ciddi baş ağrıları çekiyorum ama; ve okuma ve algılama hızımı çok fazla düşüren bir şey bu durum. Sabah uyandığımda, burnumdan gelen kanı gördüğümde bir huzursuzluk vardı aslında... Hala da var. Beynimin içinde bir durgunluk var ve böyle dönemlerde ne zekama ne hafızama fazla güvenemiyorum ki zaten de çok güvenen biri değilim... Hasta mı oluyorum... Bilmiyorum ama ben genel olarak hastalıklara dirençli bir adamımdır ve çok kolay hasta olmam... Öte yandan bugün bir de mide ağrısı başladı ki, bu, içimde bir sıkıntı olduğu anlamına geliyor. İçime oturmuş ve oradan çıkmaya çalışıyor. Belki de bedenim, mutluluğun bu kadarıyla yetinmem gerektiği konusunda beni uyarıyor... Bazen hastalıklar, yazmak konusunda insana farklı şeyler katıyor. Hasta bir adam olan Kafka'nın hasta haliyle yaşadığı aşk ve sevdiğine yazdıkları gibi...
Diyordum ki böyle bir halde de okusam kitabı, bazen yazdıklarında kendimi bulsam da, sevdiğim kadına yazdıklarımla ya da yazmayıp hissetiklerimle kıyaslıyorum ve tepeden bakmaktan da olsa ona karşı hissettiklerimin yanında Kafka'nın yazdıklarını küçümserken buluyorum kendimi... İnsan bazen kendine dışardan baktığında kendinden daha çok nefret eder demiştim bir keresinde. (İğrenir demiştim doğrusu.) Sanırım o kendine nefret yaşadıklarımdan ve yaşadıklarımı yaşadığım insandan da kaynaklanıyor. Örneğin şu anda, kendime dair bulduğum şeyler, kitaptan bahsediyorum, tam tersine bana insan olduğumu hatırlatıyor. Sevmek benim gibi adamlar için ancak böyle olabiliyor demek ki ve Kafka'nın sevişinde kendimi buluyorum. Kendimi, bir insan olarak kendimi. İnsan...
Abartılı bir insan evet. Çünkü, sevgim öyle abartı ki, bazen gerçek olamayacağından ben bile korkuyorum...
Alıntı, kitaptan birkaç alıntı:
“...ama yeter. Sonu gelmeyen bu beyaz kağıt yakıyor gözleri, zaten bunun için onu yazıyla dolduruyor insan.”
“Ve şimdi akşam vakti iyi geceler dileği olarak neysem, neyim varsa bir ırmak gibi al içine, sende mutluluğa kavuşacak ne varsa al.” (Sayfa 107, Milena'ya Mektuplar, F. Kafka)

Milena demek...
YanıtlaSilBen de çok rahatsız olmuştum öncelikle Milena'nın mektuplarını görememekten, ama sonra buna ihtiyaç yok dedim Kafka öyle kendi içinde yaşıyordu ki sevgisini ve aşkını... Senin de dediğin gibi sıkca şekil değiştiriyordu. Milena'nın ona müdahale etmiyor olması ya da olunmaz aşkın noktasını koymuyor olması çok zoruma gitmişti....
her aşk kendi kahramanlarıyla özel, kendi kahramanlarına göre daha güzel değil midir zaten...
YanıtlaSil