Kuşlar uçuyor, kuşlar konuyordu yol boyunca omuzlarımda...
Kuşlar kondukça ağırlaşıyordu yüküm, kuşlar uçtukta hafifliyordum. Kuşları seviyordum, kuşları ve gökyüzünü... Kuşlara imreniyordum ve kıskanıyordum... Kıskanmak böylesi bir imrenmeyse güzeldi.
Kelimeler uçuşuyor, kelimeler konuyordu yol boyunca zihnime ... Kelimeler kondukça zihnime hafifliyordum, kuşların aksine... Kelimeleri seviyordum, severek, sevişerek okuyordum... Uçan kuşların kanatlarına zihnimdeki başka kelimeler takılıyordu. Kitap, sayfaları kanatlara dönüşmüş bir kuş gibi konuyordu zihnime ve omzumdaki başka kuşların kanatlarına takılan zihnimdeki eski kelimeler korkuyla uçuşuyordu... Kuşların karanlıkta uçuşları gibiydi zihnimdeki eski kelimelerin uçuşları ve kaçışları...
Karanlıkta avını gözden kaçırmayan bir gece kuşuydu aksine kitap kuşları... Yerini biliyordu... Yolda bazı paragrafları iki kere okudum. Yolda bazı cümlelerin altını bir kadının kalbine bıçak saplar gibi çiziyordum...
Defalarca üstünden geçerek çiziyordum kelimeleri, bir kadının kalbinde hala bir şeyim kalmış ve onu hınçla yerinden çıkarmak ister gibi.
Bazı paragrafları boydan boya çizip boydan boya işaretliyordum, kalbimi boydan boya yarar ve içindekileri çıkarmak ister gibi... İçinde kadınlara dair kalmış tek bir ize bile tahammül etmek istemiyor gibi...
“Kadınlar felakettir, insanlığın ruhuna kurşun gibi çökmüş bir ağırlıktır yalnızca. Görevini ciddiye alan herkes, bu ağırlığı silkip atmak zorundadır, yoksa yazgısı yıkım olur.” (sayfa 481)
“Georg, yüzündeki çok tatlı ve herkesi etkileyebilecek bir anlayış ifadesiyle: “Öyle sanıyorum ki, kadınların önemini abartıyorsun. Ben ise kadınlara, kaçınılmaz ama geçici bir kötülük gözüyle bakıyorum. Bu bakımdan bazı böcek türlerinin durumu bile bizimkilerden iyi. Bir ya da birkaç ana, bütün bir kovanı, bütün bir türü dünyaya getiriyor. Öteki hayvanlar ise gelişmeden kalıyor. Termitlerin alışkın olduklarından daha yoğun bir birlikte yaşam biçimi düşünülebilir mi? Böyle bir kovan, ne denli korkunç bir cinsel uyarılar birikimi taşırdı- tabi hayvanlar, cinselliklerine sahip olsalardı! Ama cinsellikleri yok, buna ilişkin içgüdüleri de en alt düzeye indirgenmiş durumda. Ve onlar, bu denli az olandan bile korkuyorlar. İçinde binlerce ve binlerce hayvanın görünüşte anlamsız biçimde ölüp gittikleri oğul ya da sürüyü ben, kovanın içerdiği cinsellik birikiminden bir kurtuluş olarak görüyorum. Bu hayvanlar, çoğunluğu aşkın yol açacağı karışıklıklardan korunmak için kitlelerinin küçük bir bölümünü kurban ediyorlar. Çünkü aşka bir kez izin verilirse, tüm kovan yıkılır gider.” (483)
“Acaba termitler gibi, günün birinde bizler de cinselliği aşmayı başarabilecek miyiz? Gün geçtikçe bilime daha çok, aşkın yerini hiçbir şeyin dolduramayacağına da daha az inanıyorum!” (484)
Sonra kendimle konuşuyordum kitabın kelimeleriyle bir kez daha: “Zavallı! Acıyorum sana (kendime) Aslında bir kadınsın sen. (yani ben) Coşkulardan oluşmasın. (öyleyim) Bir yenilikten bir başka yeniliğe koştur dur bakalım! Benim ayaklarım yere basıyor. (Benimkiler de basmalı.) (488)
Yüzüme bakıyordu, yüzümü parçalamak ister gibi bir yırtıcı bir kitap kuşu, sayfalardan oluşma kanatlarıyla yüzüme çizikler atıyordu. Acınacak bir kadın olmaya, kadın gibi kalmaya devam edeceksen, böyle olduğun için kadınlar tarafından daha fazla parçalanıp yok olacaksan, seni burada ben kendim öldürmeli ve etinle beslemeleyim çocuklarımı diyordu kuş bana. Çünkü “Sen benim kadar dikkatli ve titiz değilsin. Kleopatra kız kardeşini öldürtür. - her kadın, her kadınla savaşır zaten.” (499)
Alıntılar: Körleşme, Elias Canetti, Cem Yayınevi, 6. Baskı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder