Bilmiyorum artık on beş yaşındaki kız çocuklarını kadın olarak görmeye alışacak mıyım? Birilerinin öyle görmesine, yani on beş yaşındaki bir kız çocuğunu kadın olarak görmesine alışabilecek miyim? Belki bir yanıyla saçma, sonuçta alışacağım şey aynı olduktan sonra ne farkı var ki?
Belki annem de o yaşında kadın olmuş ama ben annemi hiç o yaşta görmedim ki!
Erkeklerin kadınlara ve üstelik daha kötüsü kadınların kendilerine “bayan” diyerek kendi kendilerine hakaret etmelerine alışamadım ve ısrarla direniyorum alışmamak için ve direnmekten yanayım ve bu yüzden kendime biraz daha güvenebilirim. Bu ara sahi, feminist camianın onca kazanımının yanında tam olarak hala yıkamadığı şeylerden biri de bu: kadınlara ve kızlara bayan diye hitap edilip toplumdaki bekâret merkezli ifade etme biçiminin ortadan kaldırılamaması. Kadın ve kız arasındaki fark bekâret zarından daha mı ince? Kadın mı kız mı diye hitap edeceğini bilemeyip bayan demek incelik mi yoksa o “kızlık zarı”ndan daha ince bir beyin zarına sahip olmak mı?
On beş yaşında bir kız çocuğu her durumda on beş yaşındadır ve kızdır. İster evlendirilmiş olsun, ister ilk cinsel deneyimini kendi yaşıtlarıyla ve evlilik dışı yollarla yaşasın, çocuktur, bir kız çocuğu…
Nereden mi çıktı bunlar? Valla bir yerden çıkmadı ama bugün işyerime kapıdan girdi. Oradan da sinirleri sinirden gerilmiş beynime… Üstelik girdiğinde, 2007-2008 yıllarına ait milli eğitim istatistiklerini önceki yılların verileriyle toplumsal cinsiyet odaklı kıyaslama çalışması yapmakla meşguldüm.
Geçen yaz, işyerimdeki işçilerle, aileleriyle birlikte çıktığımız bir gezide, işçilerden birinin eşiyle tanışırken kızcağızın on beş yaşında olduğunu öğrenmiştim. On beş yaşındaydı, ders anlatırken beni hayran hayran izleyen, masum bakışlı bir öğrencimin yaşında ve gözleri onun gibiydi, masum ama artık ürkek… Yapmayın, tabiî ki de biliyordum hala kız çocuklarının bu yaşta, hatta daha evvelinden “kadın” olmak zorunda bırakıldığını, o kadar dünyadan habersiz biri değilim, biliyordum ama görmüyordum, görmemiştim.
Bugün işyerinde, az evvel bahsettiğim meşguliyetimin içerisindeyken, kapıdan, yanında kardeşi ile bir kız çocuğu girdi içeri. Kimsin sen deyiverdim, hemen hiç kız çocuğu girmeyen işyerimin kapısından içeri girdiğinde. İşyerinde çalışan kadınlardan birinin teyzesinin kızıymış ve o bana bunu açıklarken kuzeni de geliverdi, kızın “teyzesinin kızıyım” sözünü “gelinimiz” diye düzelterek. İşyerimde ciddi ve bazen fazla sert bir yönetici olduğum ve çalışanlara mesafeli durduğum için çocukları görünce yumuşayan yüzümü fırsat bilip bizim elemanın şaka yaptığını zannediverdim. Şaka değilmiş! Bizim Hatice’nin gerçekten de teyzesinin kızıymış ve bir iki haftaya da Hatice’nin yirmi üç yaşındaki kardeşi ile evlenecekmiş.
Hani şaka zannettiğiniz bir şeyin gerçek olduğunu öğrendiğinizde yüzünüzdeki o gülümseme, aptalca bir gülümsemeye dönüşüp öylece kalıverir ya, şimdi siz yüzümü bilmeseniz de gözünüzün önüne her hangi bir yüz getirin, olmadı aynaya bakıp kendinizi hayal edin, hah işte benim o andaki yüzümü anlayabilirsiniz şimdi… Yüzümün bu hali sürerken soruverdim kıza kaç yaşında olduğunu; sanki bu aptal görüntümün devam etmesini ister gibi… İster miydim bilinmez ama “on beş” cevabını duyunca bir süre daha devam ettim o suratla ve bir anlık bir kaçış tepkisiyle hiçbir şey olmamış, o kız çocuğu kapıdan hiç girmemiş gibi istatistiklere çevirdim başımı. Onlarda geçip diğer odaya oturdular…
Sonra, meraktan mı şaşkınlıktan mı bilinmez, içeri onların yanına geçtim ve bir sürü soru sordum kızcağıza. O kadar güzel gözleri vardı ki ve gözleri öyle parlıyordu ki gözlerimi gözlerinden alamadım. Ama o anlattıkça, gözlerindeki parlaklığın ağlamaktan, temizlenmiş bir gözden kaynaklanmış olabileceğine kanaat getirdim…
Bulunduğum ilin bir ilçesinde, kız meslek lisesinde, çocuk gelişimi bölümünde ikinci sınıfta okuyormuş bir ay öncesine kadar. Köyde oturduklarından, o ilçeye her gün servisle gidiş geliş yapıyormuş. Üstelik abisi de aynı şekilde onunla birlikte geliyor ve o da ilçedeki başka bir liseye devam ediyormuş. Muş, muş, muş… Evet sadece miş’li geçmiş zaman kullanıyorum çünkü bir ay kadar önce babası kızı okuldan alıp evlendirmek istemiş. Kız ağlamış okula devam etmek istiyorum diye ikna olmamış babası, okuldan öğretmenleri gelmiş konuşmuş olmamış, akrabalar girmiş devreye olmamış…
Olamazmış, okuyamazmış… Olmayınca da, babası başka biriyle evlendirmek isteyince de bizim Hatice’nin annesi, yani kızın teyzesi, oğlu da isteyince, bari başka birine gitmesin diye kızı ile oğlunu evlendirmeye karar vermiş. İyi mi etmiş? Hayatım boyunca ehven-i şerin de sonuçta şer olduğunu düşünmüş biri olduğundan “evet” diyemiyorum ve onlarla konuşurken, bizim Hatice’yi ve bir yandan da kızı şeri ehvene yaklaştıracak bir çözüme ikna etmeye çalışıyorum. Ne bileyim, önce nişan yapın ve kızın sorumluluğunu babasından alın ve ardından kızın bir şekilde okulunu bitirmesini sağlayın diyorum örneğin. Bir de evliliği en azından iki üç yıl daha ertelemelerini istiyorum…
İkna oldular mı bilmiyorum ama o kızcağızın, o çocuk gözlerinin bir an bile de olsa, kararsızlıklarla perdelense de parladığını biliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder