4 Ağustos 2008 Pazartesi

Ey Hayat!

"Benim kadar acı çekmedikçe tanrıya inanmamı beklemeyin benden" *



Ah bu hayat, biri bana aklımı, akıl sağlığımı korumanın yolunu öğretsin ne olur! Dolambaçlı yollardan şaşırmadan giderken, gittiğimi zannederken sadece zihnimde yol almış olduğumu fark etmemim akıl yitimi olmadığını söyleyecek biri yok mu?

Aşk diye adlandırdığımız şeyin, içine yalanlar ve envai çeşit çirkinliğin karıştığı ilişkiler toplamından başka bir şey olduğunu duymaya o kadar çok ihtiyacım var ki! Aşk denen şeyin üzerine konuşmayı sevmeyen bir adamın, benim, hastalık olarak atfettiğim şeyi anlamaya çalışmak zorunda kalırken, hastalıklı bir akla dönüştüğüme inanmak istemiyorum. ,

Biri bana edebiyatın, okumanın ve bilgilenmenin, cepleri doldurmak için olmadığını anlatabilir mi? Kimisini karşısındakinin cebindeki para çeker kimisini de cebinde biriktirdiği “bilgi”leri. Ceplerindekini tüketmek miymiş tüm yaşananlar ve ceplerindekini boşaltana kadar mıymış? Bu mu?

Birilerine insanlar arasındaki bazı şeylerin özel olması gerektiği ve o iki insan arasında kalması gerektiğini öğretmek gerekmiyor mu? Bazı özel şeylerin, herkesle yaşanabilecek cepte duran hazır reçeteler olmadığını ve her insanla aynı şeylere yaşamaya çalışmanın, her insana aynı şeyleri satmanın nasıl bir üçkâğıtçılık olduğunu haykırmak gerekmiyor mu kulaklarına?

Yaşanmışlıklara saygı duymayacaksak eğer, ey hayat, neden yaşıyoruz ki seni? Gelmişine geçmişine sövmek midir bitenin ve gidenin ardından yaşamak? Gelmişine sövmek, ezmek değil midir ayaklarının altında geleceği!

Her duyduğunda kulaklarının üstüne yattığın sözlere, kahrederek de olsa hak vermek mi gerekiyormuş yoksa?

Eski sevgiliden dost olmaz dediğinde, “peh, o sizin ilkelliğiniz, insan ve aşk, kadın ve erkek, sevmek ve ilişki böyle bir şey mi ki olmasın?” diyerek dudak büktüğüm dostlarım, gelin ve vurun yüzüme. Vurun ki bastırsın acılarımı, vurun ki yediğim sillelerin izleri kapansın vurduğunuz yerlerdeki!

İyiliğin ve iyi olmanın zaaf olduğuna, iyi olan kişinin hep suiistimal edilmek zorunda olduğuna, kaçanın kovalandığına ve daha bir dolu saçmalığa, saçmalıkta olsa gerçek mi diyeceğim ben de bundan sonra?

“Hocam, sen bilmezsin bu uzun dönem askerleri, onlara seven değil, s..en yaranır” diyen kardeşim, senin bunları söylerken yüzün kızarmıyordu da benim duyduğumda bile yüzüm kızarıp sinirlerim boşalıyordu ya; şimdi görsen beni, baksan yüzüme, içimden utangaç da olsa bir “evet oğlum haklıymışsın” diye geçirirken görsen şu gözümden dökülen yaşları ve bilsen ki yüzümün kızarması sadece o gözyaşlarından…

Ey hayat bilesin ki bugüne kadar duyduklarıma inanmayarak yaşadım hep ve gözlerimi kapadım sana ait olan çirkinliklere. Âşıktım belki sana, hayata ve aşk gözümü kör etmişti. İkna ettin beni bilesin düşmanlarının propagandasına. Şimdi birbirine düşman iki sevgili olduk seninle ve ben seni seviyorsam eğer hala inandıklarımın, ikna olduklarımın yalan olduğunu ispatlamalıyım sana.

Son bir şans isteyen bir sevgili gibiyim ve gurursuzum senin karşında ve tüm gurursuzluklarımın kaynağı, sana, hayata karşı gurursuz olmamdır. “Daha nen olayım isterdim/ onursuzunum senin” diyor şair evet ben onursuz ve gurursuz bir sevgiliyim senin karşında ve son bir şans daha istiyorum senden. Sonra…

Sonra, barışacağız belki ve “kopan bir ipi, tekrar düğümleyebilirsin ama o düğüm her defasında eli acıtır” sözündeki gibi her defasında acıtacak bir bağ olacak aramızda. Ya da belki, son şans da işe yaramayacak ve biz kanlı bıçaklı olacağız seninle; bıçak benim bedenimde, kan senin ellerinde kalacak…

Hayat, ömür, hayat, yaşamak…



* Mehmet Eroğlu, Zamanın Manzarası kitabından.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder