23 Eylül 2008 Salı

Döndüm, Buradayım Ve Hala Susuyorum... (Öykü - 16)

Şarap olmalıydı yanımda ama sigara bile içemiyorken şarap hiç içemezdim. Kimse yoktu gerçi ve bizim insanımızın geliştirdiği yöntemlerden birilerini kullanarak zula yapabilir ve bu şekilde içebilirdim…

Bunları o anda düşünmüştüm ve gittiğimde şarap içmek isteyeceğimi bilemezdim. Zira, gideceğimi bile bilmiyordum. Yıllardır hep andım hep özledim hep içimde sakladım ama bir kez olsun gitmek istemedim. İçimden geçirdim belki, aklımın ucundan geçiverdi sessiz ve usulca esen bir rüzgâr gibi ama gitmedim.

Niye bilmiyorum. Ya da daha doğrusu bilmiyordum ama dün, oğlunun da gitmek istemediğini öğrenip “neden?” diye düşününce, daha yeni ergenlik çağına girmiş o çocuk adına verdiğim cevapların kendim içinde kısmen geçerli olabileceğini fark ettim. Ama bunun üzerine düşünmek istemiyorum ve bunu söylerken bile, düşünmek istemiyorum diyerek, cevabı yineliyorum. Buna izin veremem, yani burada sonlandırmak zorundayım düşünmeyi, zira cevap yinelendikçe zihnimde, rezonansa gelmiş dalgalar gibi olacak biliyorum. Parçalanacak ve yeni bir şeylere dönüşecek, parçalanacağım…

Başladı bile parçalanmaya ve ben şimdiden neden her şeyi düşünmek zorunda olduğumu düşünmeye başladım.

Sus!

Susuyorum ve zaten susmak zorundayım. Onun yanında da sustum.

Evde yalnızdım ve yalnız kalmak istemiyordum. Pazar günüydü ve elimde bir kitap dışarı attım kendimi. Nereye gideceğim konusunda tam olarak emin olamasam da aç olduğum kesindi ve gideceğim yer, yemek yiyebileceğim bir yer olmalıydı. Evet, evden dışarı atarken kendimi bir nedenimde buydu; evde yalnızdım ve yemek yapmak istemiyordum. Yemek yapmak, yalnız başıma yemek, sanırım bunu hiçbir zaman sevmedim…

Yıllar önce şehrin dışına taşınmış olan otogarın hemen yanındaki büyük alışveriş merkezine gitmeye karar verdim. Yemek yedikten sonra, alışveriş merkezindeki insan kalabalığının uğultularının arasında elimdeki kitabı okuyacaktım, öyle yaptım. Ölüm kaygısını anlatıyordu yazar, ölüm kaygısı yaşayan hastalarıyla yaptığı görüşmeleri, kendi kaygısını ve bunu aşmanın yollarını… Çıplak gözle güneşe bakmak gibiydi ve zaten kitabın ana fikri de, adı da buydu, “güneşe bakmak, ölümle yüzleşmek”…

Bir kitaba bir insanların yüzüne bakarak geçiyordu zaman. İnsanlar geçiyor ve ben sayfaları çeviriyordum. Hayli zaman geçirdim orada, bir o kadar insan geçti yanımdan ve yine bir o kadar sayfa çevirdim… Kalkıp arabaya doğru giderken, kendini boşluğa bırakmış biri gibiydim ama düşmeyeceğimi biliyordum çünkü altımdan insanlar geçiyordu... Havaalanlarında, güvenlik noktalarındaki çantaların cihazdan geçtikten sonra üzerinde rahatça kayabildiği yan yana dizilmiş silindirleri bilir misiniz? İnsanların üzerinden böyle geçiyordum işte; o silindirlerin üzerinden geçer gibi, kayarcasına, başakların üzerinden geçen rüzgar gibi…

O anda da düşündüm mü bilmiyorum ama şimdi, yıllardır, tabutta taşınan bir cenaze gibi insanların ellerinin üzerinde ilerlediğimi fark ettim. Ya bırakırlarsa ve ben çakılırsam yere… Çok saçma! İnsan ölü ve korkak olabilir mi? Yeniden soruyorum, tabutun içinde, insanların elleri üzerinde taşınan bir ölü korkar mı?

Ama havaalanında, o silindirlerin üzerinde kayan çantamı her gördüğümde, o silindirlerin arasında düşebileceğimi, o silindirlerin arasına sıkışabileceğimi, o silindirlerin üzerinden, ilk itkinin şiddetiyle, hızla, ne olduğunun farkına bile varmadan kayabileceğimi hep düşünmüşümdür…

Düşünmemeliyim! Düşünmeden, arabaya doğru gitmeli, arabaya binmeli, müziğin sesini açmalı ve evime doğru gitmeliyim. Düşünmemek kısmı dışında, aynen böyle yapıyorum.

 Alışveriş merkezine ya da otogara gelirken defalarca önünden geçtiğim mezarlığın önünde yavaşlıyor araba, ben yavaşlatıyorum ve o anda direksiyonu sola çevirip kavşaktan, mezarlığın kapısından içeri giriyorum. On üç yıl olmuş gelmeyeli. On üç yıl önce, saat gece yarısına geliyordu en son geldiğimde…

Biraz zor olsa da bulabilmiştim. Ne ne hissettiğimi, ne de ne hissetmem gerektiğini biliyordum. Bir süre yaklaşamadım bile. Sonra, yavaşça mezarın çevresindeki duvara yaklaştım ve duvarın üzerine oturdum ve derin derin nefes aldım. Bir kokuyu hatırlamak ve o kokuyu duymak istiyordum ama olmadı.

Öylece baktım bir süre mezara doğru ve sonra ağladım farkına bile varmadan. Bu şarap olsaydı dediğim ve sigara içemediğim için lanet ettiğim andan hemen önceydi. Gözümden yaşlar akıyordu usulca ve ben yıllardır hiç böyle temiz ağlamamıştım. Yıllardır evet, neredeyse, on üç yıldır gözyaşlarım hiç böyle temiz olmamıştı. Hep kirletmişti gözlerimi gözyaşlarım, yanağımdan süzüldüğünde çirkinleştiren bir iz bırakmıştı yüzümde…

Zihnimde yüzlerce an, yüzlerce anı canlandı ve Sevda, toprağın arasından, ağaç dallarının üzerinden, rüzgârın sesinden bir sırrımı fısıldadı kulağıma. O ses ile sustum ve durdum. O an döndüm…

Döndüm evet, buradayım ve hala susuyorum…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder