“Ne işi var bu kadar insanın?” diyerek geçiyordu kız caddenin ortasındaki havuzun yanından sokağa saparken. Yanında da kendi yaşlarında bir başka kız arkadaşı vardı ve hızlı adımlarla yürüyorlardı.
“Peki senin ne işin var?” diye geçirdi içinden, caddenin ortasındaki havuzun kenarına oturmuş sigara içen adam. Homurdanarak ekledi sonra: “Senin ne işin varsa onlarında o işi var salak şey.”
Her şehirde artık böyle caddeler var sanırım. Araç trafiğine kapalı, sadece yayaların kullandığı, sağlı sollu çeşit çeşit mağazalardan oluşan, insan kalabalıklarının bir nehir ya da taşkın bir nehirde oraya buraya savrularak, kayalara, kıyılara çarparak giden bir tomruk gibi aktığı caddeler: İstanbul’un İstiklal, Ankara’nın Yüksel ya da Sakarya, İzmir’in Kıbrıs Şehitleri, Mersin’in Enteller Caddesi gibi… Öyle bir cadde burası. Daha doğrusu, birbirini dik kesen öyle iki caddeden biri.
“Allah belanı versin, eşek oğlu eşek, üfleme şu sigarayı üzerime doğru” diyecek oldu yaşlı adam, havuzun kenarına oturmuş dinleniyordu. Demedi, sadece şöyle bir bakınıp sinirli sinirli yana kaydı biraz daha uzaklaşmak için.
Yanına biri oturdu sigara içen adamın, orta yaşlı bir adamdı ve karısı ayakta bekliyordu. “Abi, yaklaşın olmazsa biraz daha” diyerek yana, az önce sigarasının dumanından rahatsız olan yaşlı amcaya doğru kaydı.
“Sağ olasıca çocuk, demek hala böyle gençler var. Bizim herif düşünmez ki beni. Kendi oturdu lök lök devesi gibi, beni ayakta bıraktı hiç sormadan” diye düşünerek oturdu kocasının yanına kadın.
Havuzun içi boş ve çok uzun zamandır da çalıştırılmadığı belli oluyor. En son, kışın girmiş su içine belli ki. O da yağmur suyudur tahmin edeceğiniz gibi. İçinin fayansları bile kırılmış zaten ve çocuklar kestirme olsun diye çevresinden dolanmak yerine içinden atlayıp geçiyor havuzun. Anlaşılacağı üzere, alçak da duvarları, diz boyunda bile değil. Birbirini dik kesen iki caddeden biri olan bu cadde ile, yine onu dik kesen bir sokağın kesişiminde yer alıyor havuz.
“Niye, bacaklarının kıllarını doğru düzgün almaz ki bu iğrenç karı? Yarısı duruyor bacağında. Madem almadın, niye giyersin ki böyle bir şeyi” diye düşünüyor adam sigarasını yere atıp üzerine basarken ve o anda görüyor kapri pantolon giymiş kızın bacaklarını. Başını kaldırıyor adam ve iki tane güneş gözlüğü takmış kızın nereye gideceklerine karar vermeye çalışır gibi sağa sola bakındıklarını görüyor.
“Ne bakıyorsun lan orospu çocuğu” diye geçiriyor içinden güneş gözlüklü, bacaklarındaki kılları bile almayı becerememiş kız. Tersler gibi bir bakış atarak ve içinden geçenleri bakışlarından fırlatarak dönüyor yanındaki arkadaşına.
“Habibe kız, ara şu salağı da neredeymiş öğren. Bir beceremedi şuraya gelmeyi. Söyle de neredeyse biz gelelim” dedi gözlüklü kızlardan diğeri, kaprili, bacaklarındaki kılları bile almayı becerememiş kıza.
Özellikle de cumartesi günleri çok kalabalık olur bu caddeler ve havuz, buluşma yeridir de biraz. Caddenin bu kısmında yerlere karo taşlar döşenmiş genellikle, belki de zengin bir görünüm versin diye, özenilerek daha daha büyük şehirlerdeki böyle caddelere. Yer yer kırılmış karo taşlar. Bazı yerlere de kilit taşı döşenmiş, belki de aynısından bulunamadığı için o karo taşların. Zaten görüntünün zenginliği ile birlikte şehrin zenginleri de çoktan terkeylemiş bu caddeleri. Adıyla, özenti olduğunu gizleme gereği bile duymayan Nişantaşı Sokağı’na gitmişler örneğin.
Adam, arkadaşının,“eğer, genç bir erkek ve önünde giden dört beş tane kadın görürsen ve elleri poşetlerle doluysa, kesin düğün alışverişine çıkmıştır bu insanlar.” sözünü hatırladı sigarasını söndürdükten sonra, gözlüklü kızın küfreder gibi bakışından gözlerini kaçırıp sol yanına baktığında. Ama öncesinde, başını çevirmeden önce, ilk karşılaştığında bakışlarıyla kızın, “seni kim ne yapsın kıllı bacaklarınla?” diye düşündü sinirlenerek adam ve ardından gördü ellerinde poşetlerle, biri erkek diğerleri kadın altı kişilik kafile halinde bir mağazadan çıkıp öbürüne girenleri.
“Anam illa evlen şu kızla diye tutturmasaydı da keşke biraz daha para biriktirip öyle evlenseydim. Ulan kredi kartının limiti bitecek de rezil olacağız bu gidişle. Almadıkları şey kalmadı. Ya yeter artık.” diye düşünüyordu damat adayı genç. Ellerinde poşetler var ve düğün davetiyelerinde yazan “bu en mutlu günümüzde” ibaresiyle hiç alakası olmayan bir yorgunluk ve bıkkınlıkla, boynunu bükmüş yürüyor diğerlerinin arkasından.
“Bizim kıza da giyecek şöyle güzel bir şey bulamadık ki alalım. Bizim damat çulsuz ama almancı akrabaları da gelecekmiş düğüne, oğullarına da Türkiye’den kız almayı düşünüyorlarmış. Belli mi olur, belki bizim kızı beğenirler de onu da başgöz ederiz. Acaba, ne takarlar takıntı olarak bu almancılar?” diye düşünüyordu abiye mağazasına girerken kadın. Eliyle bir yandan da eşarbını düzeltip daha girmeden dışarıdaki vitrinden başlamıştı aç kurtlar gibi bakınmaya.
Bir bu havuzun başında, bir de diğer caddeyle bu caddenin kesiştiği köşedeki caminin önünde sırtlarında içi meyan şerbeti dolu, büyük bir sürahiyi andıran kaplarıyla meyancılar gezinir mutlaka. Ayaklarında yemenileri, başlarında fesleri, ellerinde bir birine vurmak suretiyle ses çıkaran tasları ile gezinirler ortalıkta bağırarak: “var mı meyan içen? Buz gibi meyan, demliiii” Hele birde sebil oldu mu ortalık birden karışıverir ki dışarıdan gelen ve olaya ilk defa şahit olan birinin korkup geri çekilmesine bile neden olabilir. Herkes, birinin parasını peşin verip hayrına dağıttığı şerbetten almak için birbirinin üzerine çıkar. Hele olaya alışkın esnaf, hazır bulundurduğu şişeyle gelir koşarak.
“Sigara da bu sıcakta ağzımın içini bok gibi yaptı. Şu meyancıdan bir bardak alayım da ağzımızın tadı gelsin. Yoksa beklesem mi biraz? Lan, bozuk da yok şimdi. Belki bir sebil yaptıran olur öyle içerim olmazsa.” diye düşünerek kalkmakla kalkmamak arasında kalmıştı adam ve canı sigara istiyordu. İkinci sigara için mutlaka bir şeyler içmeliydi öncesinde ve bu kalkacak gibi olup da geri oturma hali canını sıkmış gibi görünüyordu. Bu yüzden belki kalkıp meyancıya doğru yürüdü, bir yandan da elini arka cebine doğru götürüp cüzdanını çıkararak.
“Şu malzemecinin yeni elemanı ne biçim baktı öyle, paramız yok, acı bu hafta bizi geç dediğimde. Pezevenk sana ne oluyor. Her hafta her hafta verip de havalandıracak mıyız sizi? Alışmayın bakalım öyle her hafta tahsilâtta para almaya.” diye düşünerek meyancıya doğru yaklaşıyordu, kırk yaşlarında, uzun boylu ve kirli sakallı bir adam. Eli gömleğini döşündeki cebindeydi ve para çıkarmaya hazırlanıyordu. Çıkardı parayı ve konuştu meyancıyla, kaça yapacağın sebili diye sordu. “Ama, duasını da bol edeceksin ha, yoksa helal etmem bu parayı haberin ola.” dedi anlaşınca parada meyancıyla.
“Hasan, Hüseyin Efendimizin bereketi ola. Allah rızası için sebiiil, hayır sahabının hayratı kabul ola!” diye bağırıyordu meyancı. “Bu yıl ramazanda sıcaklara geliyor. Ramazan geldi mi iş yaş. Allah vere de şu almancı mevsimi de açılmışken sebil yaptıran bol ola. Bugün daha ikinci sebilim bu. Eskiden olacaktı ki ah ah!” diye geçiriyordu içinden bir yandan da doldururken bardakları, şişeleri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder