Bazı kavramlar, kendilerinin, kendi başlarına bir suçu olmamasına rağmen, bir uzaklık ya da olumsuzluk hissi yaratabiliyor ben de. Bu konuda ilk aklıma gelen, tüketmek ve tüketim kavramı diyebilirim. Tüketim ve bir şeyleri tüketmek, geri dönüşsüz bir süreci ifade ediyor benim için. Elbette tükettiğiniz şey, size bir şeyler katarak ya da kattığı için tükeniyor ama bu temel insani ihtiyaçlar için kabul edilebilir ve anlaşılabilir bir şeyken, insan ilişkileri ve insan üretimi şeyler için pek de öyle değil gibi…
Bundan bahsetmeyeceğim. Okuduğum bir kitaptan üçüncü yazıdır bahsediyor olmamdan dolayı bundan bahsediyorum. Şöyle sanki daha bilindik bir şey olurdu değil mi? Ben bir kitap okurdum, sonra o kitap hakkında yazardım ve konuyu orada kapatır ve belki de bir daha hiç değinmezdim. Ne olurdu? Okumuş, bitirmiş, sunmuş ve tüketmiş olurdum. Bunun bu satırların okuyucularıyla, okuyucuya bir şey gösterme çabası ile bir alakası yok. Gerçi zaten şu anda bu satırların hemen hiç okuyucusu da yok ama ilerdeki olası okuyucular için diye not düşebilirim.
Tam bu nokta da şu satırları okur musunuz: “Körlük onlar için, sıradan karanlıklar içinde değil, görkemli bir ışık içinde yaşamaktı.” (Körlük, s. 98) Çevremizdeki her an bizi tüketmeye çağıran ve doyumsuz kılan çeşitliliğin, nasıl da bizi körleştiren bir görkemli ışık olduğunu düşünün.
Siz ve ben bunu düşünürken işin içine bir de zaman kavramını katalım ve gelişen teknoloji, artan ve kolaylaşan iletişim araçları, iletişimin hızı, ilişkilerin bu hızla ilişkisini de sorgulayalım… Ben burada birbirini besleyen bir ilişki görüyorum. İletişimin hızlanması, kolaylaşması ve artması, tüketimselliği de artırıyor…
Belki uç ya da saçma gelecek ama geçenlerde bir arkadaşıma verdiğim örneği size de verebilirim. Diyelim ki bundan çok değil elli sene öncesinde ülkenin bir başka ucunda bir arkadaşınız var ve ona mektup yazıyorsunuz. Mektubun ona ulaşması en az bir hafta sürecektir. O arkadaşınızın alır almaz okuyup hemen cevap yazdığını ve size yolladığını düşünün. Bu cevabın size ulaşması da bir hafta sürsün.
Bu mektuplaşmanın bir yıl boyunca sürdüğünü düşünürseniz yılda ortalama yirmi beş otuz mektup yazmış olursunuz birbirinize. Elbette cevap gelmesini beklemeden yazabilirsiniz ya da bu süreç bir kez oturduğunda birbirinize her gün yazıyor hale gelebilir ve her gün mektup alabilirsiniz ama ben şimdilik bunu yok sayıyorum. Şimdi bu işi sadece e posta yolu ile yaptığınızı düşünün. Doğallığıyla, bu süreç en fazla bir ay ya da iki ay sürecektir.
Sonuçta, mektup ile bir yılda paylaşabileceğiniz şeyleri, e posta ile bir ayda paylaşabilirsiniz.
Ne güzel diye düşünülebilir. Ya da bunda ne kötülük var da denilebilir. İlk bakışta yok ama detayda bir kötülük değil belki ama bir başkalık var. Birincisi her gün yapılan bir yazışmanın, üzerinde düşünülmeden, sindirilmeden geçen bir sürecin içeriğine dair. İkincisi, bu içeriğin derinliğine dair…
Söz konusu olan içerik ve derinlik olduğunda, işin içine haliyle bir de yüzeysellik kavramı giriyor. Yüzeysellik, tüketimin özümsenmeden yapılmasını ifade ediyor ve hep verilen örneğiyle obeziteye yol açıyor… Tüketim, hız, yüzeysellik, ayak üstülük ve doyumsuzluk… Bu birbirini besleyen ve yeniden yeniden, baştan sona, sondan başa üreten bir süreç…
Sonuçta, öyle bir çeşitlilik var ki, öyle bir hızda artıyor ki bu çeşitlilik yetişmeniz ve tatmin hissi yaşamanız mümkün değil gibi görünüyor. Üstelik bu çeşitlilik, başka başka boyutlarıyla öyle bir davetkâr ki siz daha birini bitirmeden, öbürünü istiyor canınız… Sonuçta asla sonlanmayacak bir süreç ve asla tatmin olmayacak bir doyumsuzluk…
Karmaşık bir konu değil, oldukça basit ama üzerine çokça şey söylenmesi gerekiyor. Benim yapabildiğim yine de çağrışımlarımı ifade etmekten öte gidemiyor. Peki ne yapmalı? Ben de bunu düşünüyorum işte ve kendi içimde kendime cevap olmaya çalışıyorum… Bulduğum çözümü, şimdilik sadece birkaç kavramla ifade edip geçiyorum: İçselleştirmek, derinleşmek, yeniden üretim, besleyicilik, sabır ve amacın insan ömrünü aşan bir içeriğe sahip olması…
Ve son söz yine kitaptan : “yaşam deneyimi ve insan yaşamları zamana egemen olunamayacağını açık seçik kanıtlıyordu,” (158)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder