15 Ağustos 2009 Cumartesi

Körlük... (2)

Körlük... (1) için...

Yolculuklar, banka kuyrukları, bir kafede geç kalmış bir arkadaşı beklemek, planlanandan erken bitmiş bir işin yarattığı boşluklar ve daha başka “boş” zamanlar okumak için insana çok hoş zamanlar yaratabilir… Hatta çoğu durumda başka şeylere de vesiledir. Örneğin, otobüste yanınızda oturan birinin sizi gereksiz yere lafa tutmasını önleyebilirsiniz kitap okuyarak. Ya da bir kuyrukta beklerken, kitabın çok heyecanlı bir yerindeyseniz o yeri bitirmek için sıranızı bile verebilir ve kibar bir adam mertebesine erebilirsiniz…

Daha önce söylemiştim, bu yüzden her daim yanımda okuyacak bir şeyler bulundururum. İki gün önce yola çıkacaktım ve yola çıkarken kitaplığımda okumadığım tek bir kitap kalmadığını fark ettim… Bu güzel bir şeydir ve buna sevinirim genel olarak ama kitaplığımda kitabım olmayınca cebimde kitap alacak paramın olması şartıyla… Yaklaşık on sekiz saat sürecek bir yolculuğa çıkarken yanımda okuyacak bir şey olmamasını düşünmek bile bana kabus gibi geliyor ve cebimde kitap almaya ayıracak para olmaması o kabusun gerçeklik hissini derinleştiriyor…

Kitap almaya ayıracak param olmasa da Allahtan bana kitap almaya ikna edebileceğim, hali vakti yerinde bir ablam var... Sağ olsun kırmadı beni ve benimle birlikte kitapçıya geldi ve ben kendime yol için okuyacak bir kitap alabildim.

Çok dolaştım kitapçıda. Okumak istediğim onca kitap vardı ve birine öncelik vermem gerekiyordu… Üstelik yolculuk bu ve alacağınız kitabın buna uygun olması gerekiyor. Üstelik bir kitabı okumak için, hele de konusunu bildiğiniz bir kitapsa, uygun bir ruh halinde hissetmeniz gerekiyor kendinizi. İşte, Jose Saramago’nun Körlük kitabını, bir önceki yazıda bahsettiğim gibi yıllar sonra okumama vesile olan an budur. Kitapçıda gezerken, kitabı gördüm ve “tamam” dedim, “bu kitabı almalıyım.”

Tereddüt ettim evet. Birincisi, ruh halime uygun olup olmadığından emin değildim. İkincisi kitabın cümlelerinin, paragraf yapısının, yazım biçiminin alışılmışın dışında olmasıydı. Bunu yıllar önce söylemişlerdi bana kitabı tavsiye edenler ama kitabı okuma isteğim bütün bunları bastırdı ve kitabı almış oldum…

Sanırım artık kitaba dönebilirim ve bilvesile kitabın dilinin ve yapısının biraz farklı olduğunu söylemiş olduğumdan buradan başlayabilirim. Nedir? Örneğin, kitapta tek bir tırnak işareti ya da konuşma çizgisi olmaması. Üstelik konuşmaların kime ait olduğunu anlamanızı kolaylaştırmak için bunlar ayrı paragraflarda da verilmemiş. Sadece Türkçe yazım kuralları için uygun olmayan bir şekilde, yeni birinin sözleri noktadan sonra olmadığı ya da özel isim olmadığı halde büyük harfle başlamış.

Kitabın ilk sayfalarında bu durum beni korkutmadı deyip yalan söylemeyeceğim. Gerçekten, kitabın yolculuk esnasında zaten zor olan yoğunlaşmayı daha da zorlaştıracağından ve yanlış bir seçim yaptığımdan, okurken kimin ne söylediğini karıştıracağımdan ve haliyle kitabı anlayamayacağımdan falan çok korktum. Ama bu durum çok uzun sürmedi…

İnsanlar genelde korktukları şeye saygı duyarlar diye düşünürüm genelde. Ama benim kitabın ilerleyen sayfalarında yazara ve kitabın çevirmenine duyduğum saygının az önce bahsettiğim korkuyla hiçbir alakası yok. Zira kitabın daha başlarında bu korkunun anlamsız olduğunu ve kitabın bu şekilde de çok iyi anlaşılabildiğini gördüm. Yazara ve çevirmene saygım da bu noktada başladı işte. Nasıl oluyordu da ben bu şekilde yazılan bir kitabı okurken bırakın zorlanmayı ve konuşmaları vs karıştırmayı hem daha hızlı okuyor hem de daha iyi anlıyordum.

Saygı duymak ve güvenmek, yeniden üretilen ve kendi içinde kendinden beslenen bir şeydir. Belki de daha kitabın başında hissettiğim yukarıdaki şey, kitabın devamında yazara duyduğum saygıyı, kitaba olan ilgimi, okurkenki dikkatimi ve okuma hızımı artırdı.

Yol bittiğinde, muavinin anonsu duyulduğunda, ben kitabın çok büyük bir kısmını okumuştum ve kalanını bitirmek için bir an önce eve ulaşmak, güzel bir kahvaltı yapıp yeniden okumaya devam etmek istiyordum. Öyle de yaptım ve on sekiz saat süren ve bir iki saatlik uykuyla yetinilen bir yolculuğun üstüne eve gelip kitabı büyük bir heyecanla bitirdim…

Sanırım bu kitap ile igili bir ya da iki yazı daha yazmam gerekiyor. Çünkü hem yazarını ve yazarı üzerinden bir konuyu tartışmak hem de kitaptan altını çizdiğim bazı cümleleri aktarmak istiyorum.

Yazıyı ise biraz heyecansız bitirmek durumundayım; çünkü kitabın içeriğinden çok bende yarattığı çağrışımları tartışmayı tercih ediyorum. Bu yüzden kitabın içeriğinden bahsetmek yerine, arka kapak yazısını aktarıyorum:

“Körlük, 1998 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır.”

Kitap için İdefix bağlantısı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder