11 Kasım 2009 Çarşamba

Büyük Sır...

Geldi...
Dün geceydi. Saat ona geliyordu.
Şaşırmak bu hayatta en sevdiğim şeydir biliyor musunuz? Ve artık en az yaşadığım şey...
Peki ya yaşadığınız her şeyin bir yanılsama olduğunu hissetmek... Yağmurun ardından gökkuşağını seyretmek gibi... Öyle aldatıcı, çünkü öyle sahte. Gelip geçecek bir güzelliği seyretmek ve o gelip geçici güzelliğin sizi yağmur sonrasının muhteşemliğinden uzaklaştırması. Yağmur sonrası, gökyüzünün maviliği, yerlerin ve tenin ıslaklığı, tertemiz bir havanın taşıdığı kokular ve...
İşte bu...
İşte bu benim hayatım.
Dün gecenin sonunda, sabah gün ışırken ve o yanımda, gözleri kapalı sessizce uzanırken, bir hasretin yorgunluğunu dinlendirmeye çalışırken iki beden, hissettiğim buydu. Şimdi tarif etmeye çalışırken bile zorlanıyorum... Çünkü tarif etmek için kendimi zorluyorum...
Yazmalıyım...
Nefesini hissediyordum boynumda, “yazacak mısın?” diye sorduğunda... “Sence...” dedim sadece; ama yazmayacaktım. Geçmeyen zaman ve uykusuzluk, sabırsızlık ve özlem... Yazmak zorunda kaldım. Akıp gitmeyen zamanı ardından itelemeliyim parmaklarım her dokunduğumda klavyeye... İki gün sonra yeniden gelecek ve bir daha gitmeyecek. Yarını beklemek...
Kimsenin bilmediği ve asla bilmesini istemediğim bir şarkı... Çok mu özel? Çok mu güzel ya da? Hayır! Sadece ona ve bana ait... Siirt'te, Kıztepesi'nde, bir kafede, soğuk bir günde, ilk defa gittiğim bir kentte, kötü bir otel yüzünden uykusuz geçen bir gecenin ertesi gününde, 2003 senesinin başında, onu gördüğümde bu şarkı çalıyordu.
Dün işte, evde, saat ona gelirken, bir yabancının, hiç kimsenin bilmediği bir sırrımı gelip kulağıma fısıldaması gibiydi telefondan gelen ses. Bu şarkıydı... Bir sırdı, kimse bilmiyordu ve bilmeyecekti. Telefonu aldığım ilk gün ekledim bu şarkıyı onun numarasına, her yeni telefonda yaptığım gibi. Ne garip numarasının değişmiş olduğunu bile düşünmüyordum. (İnan bana öyleydi, aklıma bile gelmedi. Senin verdiğin sözden sonra, o anda, her şeyi öyle bıraktım. Kimseye söylememek için bir sırrı unutmaya çalışmak gibi...)
Telefonu açtım. Şu anda, o anda hissettiklerimi anlatmak için kelimeler aradım. Boşuna bir çaba.
“Nerdesin?”
“İzmir'deyim!”
“Biliyorum. İzmir'de nerdesin? Nerede kalıyorsun?” Biliyordu ama nereden bildiği sorusu gelmedi aklıma. Gelmezdi, çünkü o bilirdi. Çok şey biliyordu. İşi buydu, öğrenmek... “Gazeteciler tahmin ettiğinden çok şey bilir.” demişti bir keresinde.
Kaldığım yeri söyledim. “Biliyorum orayı. Ben, Basmane civarındayım. On beş dakikaya gelirim, beni ordan alırsın. Benim araba siyah bir Civic, .... plakalı.” dedi.
Çok hazırlıksız ve şaşkındım ve üstelik on beş dakika çok uzun bir zaman değildi. Bir şey düşünmedim ve hemen giyinip çıktım. O söz konusu olduğunda hep öyle oluyordu. Düşünmüyordum.
(Tam bu cümlede aradın biliyor musun? Sesin, araman, Cuma günü kesinlikle geleceğine beni ikna etmek ister gibiydi. Ve yukarıdaki satırlarımda gördüğün gibi buna gerek yoktu. Çünkü biliyorum, geleceksin...)
İki ay sonra canım yeniden sigara istedi. Onunla tanıştığımızda da bırakmıştım sigarayı, şimdi de. Onun, döneceğine söz verip gittiği günde canım sigara içmek istemişti deliler gibi, şimdi de.
***
Seçim dönemiydi karşılaştığımızda. O Habercinin yanında stajyer gibi bir şeydi. Siirt'teydi bir haftadır ve benim gibi seçimden sonra geri dönecekti. Beraber ayrıldık Siirt'ten. O Diyarbakır'dan uçakla İstanbul'a geçecekti, ben otobüsle Ankara'ya. Ve sonra, iki hafta sonra üç aylığına Ankara'ya, yanıma gelecekti. Geldi. Üç ay sonra, önce Polonya'ya oradan da Brüksel'e gideceğini söyledi. Ne zaman döneceğini bilmiyordu.
Bir karar verdik. Gidecekti ve biz birbirimizi aramayacaktık. Gidecekti ve ne kadar zor olursa olsun, bir daha ayrılmamak üzere yeniden bir araya geleceğimiz güne kadar hiçbir şekilde birbirimizle iletişim kurmayacaktık. Gelecekti, söz verdi ve gelirse, bu bir daha hiç ayrılmayacağız demekti. Başka insanlar girecekti hayatımıza ve bunun için kendimizi zorlayacaktık. Çünkü öyle olması daha iyiydi. Aşık da olacaktık başka insanlara, sevişecektik de. Ama... Ama o bir daha gitmemek üzere döndüğünde, yanındaki kim olursa olsun, ne kadar severse sevsin ardında bırakıp gelecekti. Ben de öyle. Ama o, geleceği zaman, yanımda kimse olmamasını tercih edecekti. Çünkü bilecekti. Zaten, “Gazeteciler tahmin ettiğinden çok şey bilir.” sözünü de o gün söylemişti.
Öyle de oldu. Öyle bir anda geldi.
***
Burdan sonrasını sana yazacağım. Bundan sonra da hep sana yazacağım. Hayatımda hep sen olacaksın artık ve senin hayatında da ben. Bugün, öğlen sen gittikten sonra hep bunu düşündüm. Haklı çıktın. Evet, haklı çıktın diyorum çünkü itiraf etmeliyim ki bunu her ne kadar ben önersem de önerdiğim anda gerçek olamayacağını düşünüyordum. Beni ikna eden sendin. Gerisini hayat yaptı...
“Yaşadıklarımızdan, hissettiklerimizden sonra, yeniden bir araya geldiğimizde, şu dört aydan biraz fazla zamanda yaşadığımız şeyin ne olduğunu anlayacaksın.... İsteyeceksin beni. Ben de seni isteyeceğim. Ve hipnozdan uyanmışız gibi olacak...”
Öyle oldu biliyor musun? Sen gittikten sonra fark ettim. Geçmişe dair hiçbir şey kalmadı aklımda. Bırak iki yıl önce beni ölümün eşiğine getiren kadını, iki gün önce, gece yarısı beni ağlatan kadına karşı bile en ufak bir şey hissedemedim. Seninle ilk tanıştığımızda yine aynı şeyi hissetmiştim. E'yi unutuvermiştim, hem de bir anda. Şimdi, şimdi yine öyle oldu.
Yaşadığım her şeyin bir yanılgı olduğunu anladım. Bir de, her kadında seni aradığımı...
Zaman ve masumiyet...
Dünya kapkaraymış; yokluğunda anladım ve varlığında, dünya o kapkara gözlerinin ardında...
Hoş geldin...


Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin.
Yorulmuşsundur;
nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
ne gül suyum, ne gümüş leğenim var.
Susamışsındır;
buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim.
Acıkmışsındır;
sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam
memleket gibi esir ve yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin!
Ayağını bastın odama
kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi.
Güldün,
güller açıldı penceremin demirlerinde.
Ağladın,
avuçlarıma döküldü inciler;
gönlüm gibi zengin,
hürriyet gibi aydınlık oldu odam.
Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin…” Nazım Hikmet



Not: "Geçmişe aittin diye elimden geldiğince yazmadım bugüne kadar seni. Bir kaç satırın içine gizledim. Örneğin bir duvar yazısındaki şiire. Ama hepsi bu. 
Öyle kalsaydın yine de yazmazdım. 
Yazdım, çünkü geldin. Yazdım, çünkü sen geleceksin..." 

2 yorum:

  1. hoş gelmiş
    ve geçmiş şimdi olmuş
    ve hatta belki de gelecek...
    ve hatta geldi bile...

    not: zaman yeni günü gösteriyor şu anda ve ben yazını okuduktan sonra her şeyin bir zamanı olduğunu düşünüyorum bir kez daha, tam da şu anda gitmenin ve gelmenin, verilen ve tutulacak sözlerin bile...

    çok içten, çok sıcak, çok güzeldi. koca bir tebessümle döneceğim şimdi kitabımın başına ve sevineceğim senin, onun, verilen ama daha da önemlisi tutulan sözlerin, dönüşü olan gitmelerin, şimdi olan geçmişin adına...

    YanıtlaSil
  2. Büyük Sır'mış gerçekten :)
    Ve sen onu burada anlattığından çok daha büyük bir aşkla seviyormuşsun.
    Çok sevindim..
    Hoşgelmiş gerçekten..
    Bir daha hiç ayrılmayın.Ve çok mutlu olun.
    Hak etmişsinz fazlasıyla..

    YanıtlaSil